The Tenant of Wildfell Hall ve Agnes Grey

İki yıl olmuş bu blogu açalı .bunca zaman hep yazmak istediğim bir yazı vardı bronte kardeşler ama bir türlü yazamadım . madem onu yazamıyorum teker teker kız kardeşlerin eserlerinden bahsedeyim istedim . İlk sırada bir hayli ilginç olan Anne Bronte var . İlginç çünkü anne kız kardeşleri gibi romantizm kısmına fazla kapılmamış daha gerçekçi kitaplar yazmış. Ne Uğultulu tepelerdeki gibi saplantılı bir tutku ne de Jane Eyre deki gibi delice bir aşk var. Anne bu gerçekçi yanı ile ilgimi fazlasıyla çekti . tabi ki dönem uyarlamalarında romantizmi seviyorum tercihimdir ama böylesine gerçekçi bakış açıları da güzel hani . her şeyin birbirine benzediği kızların muhakkak çok yakışıklı ve harika kişilikte erkekler tanıştığı kitaplar içerisinden sıyrılmayı bilmiş nadide yapımları var.

ilk önce  The Tenant of Wildfell Hall ‘dan bahsetmek istiyorum üç bölümlük bir uyarlamasını bulup izledim alt yazı yok ama ingilizcesi gayet anlaşılır hiç zorluk yaşamadım izlerken .  mini dizi bir çocuğun yatağından kaçırılması ile başlıyor . biz o gerilim müziği altında ne oluyor derken bir de bakıyoruz ki çocuğu annesi kaçırmış. helen küçük oğlunu da alarak kaçıyor. yeni bir hayat , kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştığı bir yaşam için. bu kitabın ilk feminist eserlerden biri olarak kabul edildiğini söylemeden geçemeyeceğim.  şimdi çok doğal olsa da o dönemi hayal edince helen çok cesur bir kadınmış üstelik anne bronte bunu yazarken çevresinden esinlenmiş diye bir dedikodu da var ki akıllara zarar.

nerde kalmıştık helen gittiği yeni yerde insanlardan kaçar bir nevi uzak durmak ister onlarsa merakla onu izler. bir süre sonra da helen onlara yakınlık duymaya başlar ama kasaba halkı onun hakkında çıkan dedikodular yüzünden ondan kaçmaktadır. helen hayatını resim yaparak kazanır küçük oğlu arthur tek dünyasıdır fakat bu yeni yaşamında ona arkadaşlık eden biri daha vardır. Gilbert Markham genç bir çiftçi.  gilbert helen e aşık olur ve onun hayatının sırrı da böylece ortaya çıkar. helen on sekiz yaşında bir genç kızın romantik duygular ve tecrübesizlikle nasılda aşk tuzağına yakalandığını gösterir bize ve erkeklerin aslında kendilerini nasılda yanıltıcı gösterebildiklerini o dizi ve romanlardaki gibi centilmen olan erkeklerin her zaman hatta gerçek dünyada hiç bir zaman bulunamayacağını ve evliliğin nasıl berbat bir hal alabileceğini . ben kendi adıma esere bayıldım kötü adama bile bayıldım . ve replikleri çok hoşuma gitti. mesela bir yerde arthur  ile helen arasında şu konuşma geçiyor.

H: “only if you loved yourself as much as I love you”

A:”I know myself too well”

bir diğer alıntı

But smiles and tears are so alike with me, they are neither of them confined to any particular feelings: I often cry when I am happy, and smile when I am sad.

Aslında çok fazla alıntı var ama yeter bu kadar 🙂

sırada Agnes Grey var . bir mürebbiyenin hayatını anlatıyor bu kitapta kitabın başlarındayım daha bitirmedim.  ince bir kitap ingilizcesi de anlaşılır.  agnes ailesini ikna edip mürebbiye olur ama hayal ettiği gibi çıkmaz hiç bir şey. ev sahiplerinin kaba davranışları , çocukların yanlış aile terbiyesi yüzünden ona yaşattıkları o genç yaşata hakim olmaya çabalaması ve gerçeğin aslında hiç de romantik olmadığı gözler önüne sermesi açısında çok güzel bir eser. kendi ayakları üzerinde durmayı hayal eden , kendi parasını kazanmak isteyen agnes ailesi tarafından el bebek gül bebek büyütülmüş zengin olmamasına rağmen sıkıntı yaşamamışken böylesine zorlu bir tecrübe ile karşılaşıyor.  kitabı henüz bitirmedim ama şu ana kadar o dönemle ilgili kurduğum kibar insanlar potresini yıktı ve yazarın bu üslubunu beğendiğimi söylemeliyim . oradan da bir alıntı yapıp yazıyı sonlandırırken Anne Bronte  ne kadar özel bir yazarmış okuyup izleyip farkına varmanız ümidiyle  esen kalın efem 🙂

“I wondered why so much beauty should be given to those who made so bad a use of it and denied to some who would make it a benefit to both themselves and others.”

“It is foolish to wish for beauty. Sensible people never either desire it for themselves or care about it in others. If the mind be but well cultivated, and the heart well disposed, no one ever cares for the exterior.”

 

Wives and Daughters – Elizabeth Gaskell AŞKINA !!!!

Wives and Daughters yine bir Elizabeth Gaskell harikası .   şurada yazdığım  North and South adlı uyarlamayı ne kadar sevdiğimi anlatamam sanırım. manga , manhwa , kore sineması , polisiye derken en sevdiğim şeylerden biri olan ingiliz uyarlamalarını bir süreliğine unutmuştum ama uzun sürmedi tabi 🙂

maalesef Elizabeth Gaskell türkiye de pek popüler değil bu yüzden çevrilmiş bir kitabını bulup okumak mümkün değil. kuzey güney eserinin orjinali var bende ama diğer eserlerini de okumak isterdim. yine de öyle başarılı uyarlamaları yapılıyor ki kitabın eksikliğini bir nebze unutturuyor.

jane austen çok yetenekli bir yazar fakat Elizabeth gaskell bambaşka bir yetenek. ikisini karşılaştırmıyorum . ikisini de ayrı seviyorum lakin elizabeth in  eserleri bende bambaşka etkiler bırakıyor.

mesela kuzey güneydeki şu inanılmaz replik  belki bir fikir sahibi olmanızı sağlar.

“I wish I could tell you how lonely I am. How cold and harsh it is here. Everywhere there is conflict and unkindness. I think God has forsaken this place. I believe I have seen hell and it’s white, it’s snow-white.” – Elizabeth Gaskell

neyse konumuz kuzey güney değil başka bir uyarlama ama ne yapayım bu uyarlamayı öyle seviyorum ki bahsetmeden edemiyorum 🙂

Wives and Daughters  yazarın son eseriymiş . bunu öğrenince neden bu kadar başarılı olduğunu da kavradım. elizabeth gaskell in o kıvrak zekasını her diyalogda hissetmek mümkün. ince bir zekanın ürünü olan konuşmalar sanat eseri gibi işlenmiş. dokundurmalar öyle zerafetle yapılıyor ki iltifat edermiş gibi laf sokmalar  var 🙂 bu ingilizler laf sokma işini bile ince dokundurmalar ve hayret verici ironilerle dolu cümlelerle gerçekleştiriyor.  çok güldüm. 4. bölümcük bir uyarlama ve her bölümünde gülmekten bir hal oldum 🙂 çok eğlenceli olduğunu itiraf etmeliyim.

elizabeth aslında eserde bolca dalga geçilecek konu bulmuş ve genelde ingiliz toplumunda yer alan zorunluluklar ve sahte mecburiyetleri tiye almış. bu yüzden son eseri olması insanı şaşırtmıyor. böyle bir uslup ancak zamanla olur.

hele karakterleri kadın karakterlerde gizli olmayan açıktan açığa bir başkaldırı bir direniş var. hariett , molly ve üvey kız kardeşi hepsi açık sözlü, bir bakıma isyankar,sivri zekalı , istedikleri dışında hiç bir şeyi yapmamaya özen gösteren karakterler. kadın karakterleri böyle güçlü çizmesi çok hoşuma gitti.

kısaca konuya dönersek. bir doktorun kızı olan molly annesini küçük yaşta kaybetmiştir. 17 yaşına gelince babası yeniden evlenir ve molly ye ne çok kötü ne de çok iyi olan biraz tuhaf bir üvey anne olan clare ve onun diller destan güzelliği ile insanları  büyüleyen kızı ile yaşamak düşer.

molly in üvey kız kardeşi külkedisi masalında olduğu gibi çok kötü falan değil. normal , zaafları olan biri ama molly ye karşı genelde iyi huylu. zaten karakterlerden kimse masum melek falan değil. bence molly bile öyle değil onun bile içten içe hesapları var.

sonracığıma molly in çevresinde iki de yakışıklı diye tabir edilen kardeş var . osbourne ve roger . şunu da belirtelim molly in üvey kız kardeşinin öyle bir güzelliği var ki onu gören erkekler daha önce başkasına aşık olsalar bile anında unutup bu kıza aşık oluyorlar. işte böyle başa bela bir güzellik . varın bu kişiler bir araya gelince olacakları sizin düşünün.

yazarımız karakterlerini öyle kurnazca kurgulamış ki bir bölümde nefret ettiğim karakter sonra ki bölümde en acıdığım karakter oldu. en sevdiğim ise en nefret ettiğim . işte böyle de değişken bir havası var. merakla ne olacak acaba diye izledim.

kadın karakterler ne kadar ince işlenmişse baş roldeki kahraman olması beklenen karakter o kadar sıradan ve çoğu zaman kişiliksiz olarak verilmiş. bunun bilinçli bir şey olup olmadığını bilmiyorum. bir john yoktu yani kuzey ve güneydeki o adam nerede buradaki adam nerede. güçlü bir karakter olması gerekirdi ama yok. belkide kitapta öyledir. bilemiyorum . demem o ki ilk defa bir uyarlamada ben baş roldeki adama vurulmadım . kişiliğini beğenmedim.

bu ingilizler tuhaf insanlar mesela bu replik nasıl ince ince laf sokulur gösteriyor.

Squire Hamley: I’m not saying she was very silly, but one of us was silly and it wasn’t me.

keşke uyarlamadaki bütün o ironileri ve o zeki cevapları paylaşabilsem çok eğlendim izlerken 🙂

favori karakterim ise hariett oldu . nasıl bir kadın bu böyle . favori sahne isem osbor’nun sevdiği kadını anlattığı sahne oldu. nasıl bir anlatıştı o öyle.

kısa keseyim diyorum  ama olmuyor Elizabeth Gaskell sen nasıl bir yeteneksin öyle. bu kadının bütün romanları benim olsa bütün uyarlamalarını izlesem sonra zaman geçtikçe tekrar ve tekrar izlesem. dünyadaki cennetten bir parça olurdu galiba 🙂

Cynthia Kirkpatrick  ‘in erkeler ile ilgili tespitleri de dikkatte değer . o bir erkek , unutur , değişkendir. bu kızıında bilmediği yok 🙂

ben yine anlatamadım acemice denemelerde bulundum . lafın kısası siz bu uyarlamayı izleyin efem 🙂 tavsiye olunur.

not: kasabadaki gösterişli ailenin o  evini gördükten sonra ben eve aşık oldum gözüm başka kimseyi görmedi 🙂 bende şato istiyorum arkadaş ühü ühü 😦

Elizabeth Gaskell AŞKINA !!!!

Yazmak Lazım

evet yazmak lazım yoksa bu günler gelip geçtiğinde geriye hiç bir şey kalmayacak.

yeni bir yıla girdik ama ben yeni yıl yazısı yazmadım oysa her yerde bu vardı. neden yazmadım çünkü yazsam son derece karamsar bir yazı olacaktı. grinch gibiyim son zamanlarda bu yeni yıl yeni umut muhabbetini bozmak istemiyorum . fakat anlamadığım bir şey var yeni yıl da hiç bir şeyin değişmeyeceği gerçeğine aldırış etmeden mutlulukla yeni yılı bekleyenler.

yok işte her şey aynı üstüne üstlük her yıl başında yeni zamlarla ve yaşlanarak uyanıyoruz. bunda sevinecek hiç bir şey yok. ömrümüzden eksiliyor peki neden mutlu oluyoruz belki de berbat geçen bir senden kurtulmanın verdiği rahatlık. 2011 çok kötü bir seneydi sadece benim için değil dünya için de bu böyleydi. özgürlük için savaşlar ve isyanlar vardı arap baharı , sonra ispanyol ateşi, yunanistanın eylemleri , wall street işgalleri, borç batakları , ekonomik krizler ve ülkede akıl almaz olaylar. sayamayacağım kadar değişik olayının olduğu hareketli bir yılda benim için pek bir şey değişmedi. işsizlik ve umutsuzluk vardı yine var . wordpress in her yıl yolladığı maillerden anladığım kadarıyla takipçi sayımda baya artmış oysa ben okunmadığımı düşünüyorum. bu rakamlar bile sahte galiba şimdi bu yazıyı okuyan olur mu . yada ben uzun zaman yazı yazmasam nerde ki bu kız diye merak eden . hayır olmaz. küçük bir noktayım bu dünyada çok küçük .

neyse boş verelim yeni yıl muhabbetini gelelim yaptıklarıma .

geçen hafta sonu miss marple günleri düzenledim , bir sürü uyarlama izledim ve polisiye tutkum yüzünden paranoyaklaşmanın evresine geldim denilebilinir. agatha teyze sağ olsun çok güzel vakit geçirdi. iki marple ı da pek seviyorum , birisi çok şirin , sıcak kanlı insanın herşeyini rahatlıkla anlatacağı şefkatli bir jane potresi çizerken diğeri sinsi , sesiz ve zeki bir kadın portesi çiziyor.

little dorrit adlı ingiliz dramasının 7 bölümünü izledim akiracığım sağ olsun onun sayesinde haberim oldu. alt yazı bulamadım orjinal dilinden takip ediyorum. severim bbc yapımlarını .

sherlock un 2 sezonu geldi. moriart hastası bir insanım ama onu çok kısa izleme fırsatım oluyor umarım yeni bölümlerde daha fazla görürüm. yeni bölümü çok sevdim . hele ” the woman ” lakabını ve kadının zekası sayesinde nerdeyse sherlock u alt etmesini pek beğendim.

supernatural ın yeni bölümü geldi. alt yazı bekleyemeden hemen ingilizce alt yazılı izledim bile. bu dizi  ne olacak merakla bekliyorum çünkü son sezon acaba nereye gidiyor diye izler oldum . eski heyecanını yakalasa bari. cass den beri pek bir sönük .

vampire daires geldi nihayet. ve yeni bölümün final kısmı hep beklediğim kısımdı. sonunda diyorum . damon taraftarı biriyim. stefan ın her şeyi yapıp masum çocuk ayağına yatmasına uyuzum haksızlık bu. tabi bu dizi de iyi karakter yok. herkes kötü en başta da elena bu kıza da gıcığım. herkese gıcığım galiba 🙂

cinayet gecesi diye bir film izledim. aslında bu sıralar ben şöyle eğlenceli çıtır çerez bir aşk filmi arıyorum ama hiç tavsiye den yok 😦 ne yapalım oturduk polisiye diye izledik. fena değildi işte . film arayışlarım sürüyor ama fırsatını bulursam manga ve animelere dönüş yapacağım.

gitmeden filmden bir replik paylaşayım.

– yakından bakarsan herkesin bir kusuru vardır.
– benimkini mi arıyorsun?
-seninkini buldum bile
-nedir?
sen bir kazanansın.(fracture)

benden bu kadar siz ne alemdesiniz ?

görüşmek üzere

JANE EYRE – GERÇEK AŞK

JANE EYRE  çok bilinen bir kitaptır .Orta okulda okumuştum kitabı altıncı sınıftaydım sanırım tabi o zaman düşündüklerimle şimdi düşündüklerim çok başka .Depresif bir havası vardı ki bu yazar kardeşlerin yapısı hayat deneyimlerinde dolayı böyledir .Kardeşi Emily Bronte de aynı Charlotte Bronte gibi acı dolu bir roman olan Uğultulu Tepeleri yazmıştır .Ben Uğultulu Tepeleri okuyan biri olarak tabi ki Jane Eyre diyorum o kadar sıkıntıdan sonra sahip olduğu sondan dolayı 🙂 Uğultulu Tepeler ayrı bir mevzu zaten birine kötüsün demek yerine sen Heathcliffsin demek geçiyor içimden .Bir romanın  karakterleri bu kadar mı kötü olur .Yine de yazarı bu farklı ve alışılagelmemiş üslubundan ve kurgusundan dolayı takdir ediyorum. Herkes kötüdür imajı verse bile ki hayatlarını okuyunca bakış açılarını anlamak daha kolay  bu romanın çok farklı ve yeni bir tarz olduğunu kabul etmek gerekir .Okumadım tek yazar diğer kızkardeşin de romanını okumak nasip olur diye umuyorum.

Kendime hatırlatma Uğultulu Tepeler yazılacak .Konuyu dağıttım tekrar Jane Eyre dönersek .Hikayemiz ailesi ölünce akrabaları ile yaşayan Jane ‘nin daha küçük bir çocukken gördüğü eziyetlerle başlıyor .Daha sonra da yengesi onu  çok kötü bir bakım evine postalıyor.Yıllar geçip Jane büyüyünce kendisine bir mürebbiyelik işi buluyor.Çalışmaya başladığı evde Edvard ile karşılaşıyor .Sert mizaçlı ,Sorunlu  Edvardla . Bundan sonra hikaye başlar .Dizi versiyonundaki tek kusur oynayan kızın hiç de Jane olarak hayal edemem Jane böyle iri yarı mı yahu yok artık falan dedim .Isınamadım ama Edvard bir başka olmuş  ,yakışıklı değil ki zaten böyle olması gerekiyor ama çok cezbedici .Hele o şakalaşır gibi konuşmaları kimyaları falan çok iyi olmuş daha doğrusu adam çok başarılı .

Bahsetmek istediğim diğer bir unsursa dizide ki rahip .Sevdiği kadını uğruna kendini adadığı ideallere uygun değil diye bırakan rahip .Kadın onu seviyor ,babası onu seviyor ,servet sorun değil ama adam buna rağmen kadından vazgeçti .Buz gibi bir herif . Bu adam olmasa Edvard böyle çekici olmazdı sanırım çünkü o kendisi ne halde olursa olsun yine de yanında Jane i istedi .Onu yanında tutmak için çok saçma fikirler bile düşündü .Akdenizdeki villa olayı 🙂

Bahsetmek istediğim bir şey daha var. Normalde  Jane  Austen  kitaplarından farklı olarak bu kitap aşkı daha gerçek sunuyor .Neden mi ? orada hem yakışıklı ,hem zengin ,hem de mükemmel karakterde erkekler vardır.Kadınlar hiç bir şeyden vazgeçmezler hem aşkı hem parayı bulurlar .Ama Jane Eyre de gerçeklik var .Sevdiğinizde her şeyle seversiniz .Adamın kör olması yada evin yanması ,fakir olması hiç biri umrunda olmadı onu öyle sevmeye devam etti. İşte aşk budur yanlış hatırlamıyorsam adamın yüzü de yangında biraz yanmıştı .Bir de topallıyor muydu ne .Yok artık bu adamı kabul eden bünye kör kütük aşık değilde nedir 😀 Abarttım mı şaka bir yana anlatmak istediğimi anlamışsınızdır .mükemmeli sevmek kolay , asıl iş kusurluya deli gibi aşık olmak diyorum fazla uzattım yine 🙂

Söylemeden geçmeyeceğim bu romandan esinlenerek yapılmış türk filmlerimiz bile var. Eski eş olan deli kadın aynı evde yaşar ,evi yakar hala hatırlamadıysanız Ediz Hun diyorum 😀 Vay yeşilçam vay 🙂

Demem o ki herkes bu romanı okusun yada uyarlamasını izlesin .Jane Eyre insanda tuhaf duygular bırakan bir eser .Söylemesi benden denemesi sizden 🙂

Sense & Sensebility yani Akıl ve Tutku yada Kül ve Ateş

Yine jane austen romanlarından bir uyarlama sense & sensebility en iyi çeviri akıl ve tutku olur sanırım. Çünkü biri aklı diğeri tutkuyu temsil eden bir birinin zıttı iki kız kardeşi anlatıyor. Elinor aklı temsil ediyor .Her şeyi içinde yaşıyor acılarından ve çektiklerindne kimsenin haberi yok .Marianne ise uçarı ,deli dolu ,tutkuyu temsil eden acısına herkesi ortak eden ,aşk uğruna hiç bir şeyi gözü görmeyen kız kardeş  ve Jane in her romanında bir adet bulundurduğu kafa karıştırıcı bir erkek  kategorisinde Willoughby var  .Mükemmelliği temsil eden bir erkek ,Jane in olmazsa olmazlarından .Benim favori karakterlerim Albay Brandon ve Elinor oldu.

Dashwood ailesinin reisi ölünce servet tabi evin büyük oğluna kalır .Mirastan hiç bir şey alamayan kızlar evlerini üvey abi ve karısına terk edip anneleri ile bir akrabanın yardımıyla bulunmuş başka bir eve taşınırlar. Bu ev diğeri gibi büyük ve gösterişli değildir. Artık para sıkıntıları vardır ve bu yeni hayata alışırken yeni insanlarla tanışırlar .İlk önce yengelerinin kardeşi Edvard girer hayatlarına ,sonra Willoughby ve Albay Brondan var tabi .  Zamanla bu iki kardeşin yaşadıkları sonucunda değişmeleri ve onların kişilikleri üzerinden bir değer yargısı sorgulamasını izliyoruz.

Ben bu uyarlamaları fazla anlatmak taraftarı değilim izleyin demekle yetineceğim .Belirtmeden geçmeyeyim bu uyarlamayı daha bir sevdim .Aşk ve Gurur kadar iyi bir roman .

Bizi biz yapan söylemlerimiz değildir yaptıklarımızdır ve ya yapamadıklarımız  🙂

Lost İn Austen …Keşke …

Lost in Austen çok da çılgın olmayan her birimizin arzu ettiği bir fikirden yola çıkmış. Kaçmak için en sevdiğiniz kitabı kullansanız .Orada yaşayan bir karakter olsaydınız ne olurdu ? Hele Jane Austen okuyorsanız , en sevdiğiniz kitap Gurur ve Ön yargı ise Mr. Darcy ile karşılaşmaya hazır olun ama durun olaylar istediğiniz gibi yada beklediğiniz gibi gerçekleşemeyecek .

Ben senaryoyu duyunca atladım yine dört bölümlük kısacık diziye .  Amanda kaçış yolu olarak devamlı aynı kitabı okur ,Mr Darcy hayranıdır ve iflah olmaz bir romantiktir. Bu yüzden bir yıl birlikte yaşadığı sevgilisinin evlenme teklifini bile kabul etmez. Bir gün Lizzy kitaptan çıkar ve Amandanın banyosunda belirir .Sonra mı sonrası Amanda, Lizzy yerine kitaba giçiş yapar .Her şeyi alt üst eder, hikaye karman çorman olur .

Başroldeki kız çok antipatik neden bunu oynatmışlar dedim. Olmamış zaten şu uyarlamalara çok yakışıklı yada güzel birini koysalar şaşarım adamlar hep normla takılıyor .Türk tv lerindekinden farklı bir durum bu .Hala anlamadım. Dizi öyle ahım şahım değil ki bazı yerlerde rezil ettiniz romanı falan dedim .

İyi olan kısımları da vardı mesala Wickam aslında kötü değildi gibisinden bir bakış yapmışlar hele oynayan elemanda çok tatlıydı belirtmezsem olmaz . Darcy ise bir tuhaf yapmışlar.Demem o ki sonunu falan sevmedim .Fikir iyi ama olmamış izlemesemde olurmuş .Bence bu fikirden çok daha iyisi yapılabilinirdi.Gelelim Lizzy e çok az gözüktü kendisi kitabın kahramanı ama bu dizide ona yer yok .Oynayan oyuncu çok tatlıydı keşke Amandayı o oynasaymış .

Jane Austen romanları bitti bir de böyle çılgın fikirlerine geldi sıra .Farklı bir evrene açıldım sanırım .

Şimdilik  hoşçakalın .

Emma ve Northanger Abbey

İngiliz edebiyatı sardı dört bir yanımı kuzey ve güney ‘den sonra sırayla bulabildiklerimi izlemeye başladım.Northanger abbey ve Emma izledikerim .bulabilirsem eğer Sense and sensebility, persuasion ve mansfield park var.Emma ve Northanger Abbey ‘i beğendim ama tabi ki de benim için bir kuzey ve güney in verdiği hazzı vermedi.Öylesini bir daha bulamam gerçi yine de İngilizler bu işi biliyor azizim.

Emma diğer roman karakterlerinden farklı biliyorsunuz bu yapısı ile ilgilimi çekti.böyle olması hoşuma gitti sonuçta tüm başrollerin aynı olması ve mükemmel olması bana saçma gelir diğer taraftan emma ‘nın kişiliğine gıcık olmamak mümkün değil.zengin ,şımarık ,insanları yönetebileceğini düşünen onları oyuncak bebekleri gibi gören emma aslında iyi niyetli bir kız.bir serveti olduğu için evlenmek zorunda olmayan bu yüzden seçme şansı olan karakterimiz diğerleri gibi hem aşkı hem parayı düşünmek zorunda değil. Başta çok itici bulsam da izledikçe ısındım emma ‘ya diğer tarafta kendisini çok sevdiğim knightly var ilk andan ısındım ona hele emma ‘ya her defasında ağzının payını vermesine hayran oldum. Bende aynı onun gibi düşünüyorum  çöpçatan emma ‘nın kendi için aşkı bulmasını anlatan dizi kısacık olduğu için fazlaca da anlatmıyorum. İzleyin öğrenin diyerek kaçıyorum 

Northanger Abbey ise catherine adlı genç kızımızın etrafında dönüyor. On çocuklu geniş bir ailenin üyesi olan caty kendisini fazlaca romanlara kaptırmış bir karakter. Zengin tanıdıkları sayesinde Bath ‘e gider ve orda yeni insanlarla tanışır. Arkadaşlıklar kurar ,aşk ı bulur ama çoğu zamanda kim iyi kim kötü anlamadığımız içimizdeki şüpheden kurtulamadığımızı caty’ in gözü ile veren sıradan bir romantik film. Önermekle birlikte çok fazla da etkilenmedim. Ah john ah demek istiyorum bulursam kuzey ve güney in kitabını alacağım kardeşime , kendisi yazımı okumuş ve diziyi izlemiş şimdi de müptelası olmuş vaziyette. Kitapta olup ta dizi de olamayan detaylar için sabırsızlanıyorum 🙂

İngilizler dört bölüm dizi çektikçe ve uyarlamaya sadık kaldıkça ben daha çok post hazırlarım. Tarih merakı yüzünden daha çok film izler ,kitap okurum bir sonraki post’ta görüşmek üzere esen kalın 🙂

not : ha bir de şöyle bir yer istiyorum arkadaş baktıkça mest oluyorum 🙂