Witness for the Prosecution – Beklenmeyen Şahit

Billy Wilder ‘ın filmlerine baktım geçenlerde çiftte tazminatı izlemiştim merak ettim başka neler var diye. Meğersem o meşhur Sabrina kendisine aitmiş ayrıca benim cuma kızı versiyonunu izlediğim front page adlı bir uyarlamasını bile yapmış. Bir sürü film vardı merak ettiğim en çok sunset bulvarı nı izlemek istiyordum ama onca film arasından bunu seçtim çünkü  hikaye agatha christie ye ait , malum çok severim kendisini ,hiç vakit kaybetmeden başladım izlemeye.

filme geçmeden önce yönetmene , senariste , oyunculara tam puan verdiğimi belirteyim , onları övmek için söyleyecek söz bulamıyorum , hepsi de iyi iş çıkarmış ortaya gerçekten dillerden düşmeyecek bir ziyafet çıkmış .

Genelde yorumlar finalle ilgili kimsenin tahmin edemediği ve çok şaşırdığı yönünde ama ben en başından beri biliyordum belki yazarın tarzına olan alışkanlığımdan belki hem ters köşe senaryolar olsun diye beklentimden olması gereken budur dedim ve sonunda yanılmadım 🙂

Film 1957 yapımı yönetmeni billy wilder tabi ki , polisiye gizem türü , senaryosunda Agatha Christie, Larry Marcus, Billy Wilder, Harry Kurnitz gibi büyük bir kadro var , IMDB Puanı: 8.4  ülke de tabi ki ABD.

En iyi mahkeme sahnelerinin bu filmde bulunduğunu söyleyenler azımsanmayacak kadar çok . Bende izlediklerim arasında paradine case ve bu filmi en iyi mahkeme sahneleri konusunda listelerde ilk sıralara yerleştirdim.

Gelelim konusuna kalp krizi geçirdikten sonra ilk defa iş yerine gelen zeki avukatımız sıkıcı davalar almak zorundadır , doktoru öyle tembihlemiştir lakin o bunu istemez ve zor bir davayı kabul eder. bu dava bir cinayet davasıdır. genç bir adam yaşlı bir kadını öldürmekten suçlanır.  üstelik adamın karısı onun aleyhine tanıklık etmekte kocasının katil olduğunu söylemektedir. fakat avukatımız adamın masum olduğuna inanmıştır. artık onun suçsuzluğunu ispat için çalışmaya başlar.  geçekten iyi bir film , finali de hoş olmuş ben pek sevdim , asla sıkılmayacağınıza eminim . iyi seyirler efem 🙂

Kayıp Sırlar

Nora Roberts  diye bir yazar varmış kitaplarını hiç okumadım . işte bu film onun kitaplarından birinin uyarlaması. gizemli güçleri olan bir kadın en yakın arkadaşının henüz bir çocukken öldürüldüğü kasabaya geri dönüyor. arkadaşını babasının öldürdüğüne inan insanlar yüzünden evlerini bırakıp gitmek zorunda kalmış. tam da yıl dönümüne yakın bir tarihte dönüyor ve tek öldürülenin arkadaşı olmadığını katilin her yıl aynı tarihte birini öldürdüğünü öğreniyor. sonrasında olmazsa olmaz yakışıklı bir adam ve aşk da işin içine girerken hanım kızımız bu psijik güçleri ile katili bulmaya uğraşıyor.

hikaye çok da ahım şahım değil , katil zaten en başından beri gözünüze sokulmuş durumda , gizem kısmı sınıfta kalmış sanırım daha çok aşk kısmını kullanmak istemişler o da benden geçer not alamadı . zaten filmin puanı çok düşük ben bir şans vereyim diye izledim . belki kitap daha iyidir bilemiyorum tabi .

film için sıradan kelimesi dışında bir şey gelmiyor aklıma . eğer gizem , merak , heyecan türü bir şey istiyorsanız bu film değil onu bilin 🙂  daha iyi seri katil filmleri vardır. hem katilin background ı , nedenleri pek iyi verilmemiş açıkçası sevemedim gitti.

esen kalın efem 🙂

The Lodger ve Cry Wolf

iki polisiye türünden bahsetmek istiyorum . the lodger yani kiracı kendisine örnek olarak karındeşen jack i almış olan bir katil hayat kadınlarını öldürür . dedektifler de yaptıkları araştırmada bu katilin yedi yıl önce iki hayat kadınını öldüren kişi ile aynı olduğunu keşfederler . fakat ortada bir sorun vardır yeni sene evvel birini katil olarak yakalayıp asmışlardır. suçsuz birini astığı için dışlanan bir dedektif onun çaylağı , katil , kiracı ve hastalıklı bir kadın etrafında şekillenen bir öykü. hikaye boyunca katil size direk olarak verilse de şüpheye düşürmek için baya uğraşılmış acaba katil kim sorusu için emek vermişler ama ben yemem benim için sıradan bir hikaye olsa da  türe yabancı olanlar için kafa karıştırıcı olabilir katil kim sorusu içinde dedektif mi , güvenlik görevlisi mi , karısı mı , kiracı mı diye soruyorsunuz bir de şizofreni var tabi ama klasik olarak olayı beklenen sona bağlamadığı için bir şans verilebilinir bir polisiye olduğunu düşünüyorum.  polisiye de çok seçici olduğum için bu bir övgü tavsiye edilir.  mükemmel olmasa da iyi vakit geçirirsiniz , merak unsuru fazla olmasa da biraz da olsa düşünmeye iten bir film.

cry wolf ise bir grup öğrencinin bir yalan oyunu oynamasıyla çığırından çıkan işleri anlatıyor.  bir katil ile ilgili uydurulan bir yalan bütün okulda kasıtlı olarak yayılır. bunu yapan gençlerden biri bu yalanın gerçeğe dönüştüğünü iddia edip diğerlerini uyarmaya çalışır.  ama kimseyi inandıramaz . o kovalamaca içerisinde kendini ve diğerlerini ölümden kurtarmaya çalışırken farkında olmadan bir tuzağın içine çekilir. aslında tahmin edilebilinir bir film ama çok da kötü değil. bunun arkasında ki zekayı izlerken sıkılmıyorsunuz fakat bence katili bu kadar belli etmemeliydiler o zaman gerçekten iyi bir film olurdu. neyse çok konuşmayalım polisiye türünde iki  film izlemek isteyenlere duyurulur . esen kalın efem 🙂

Film Zamanı …

Bu akşam sıkıntıdan bari bir yazı yazayım dedim . Yapacak pek bir şey yok aslında ben istemiyorum sanırım yapmayı . Neyse son zamanlarda pek yazı yazmamışım ve bari bir yazı yazayım diye buradayım. Bu günlerde film izleyip manga falan okuyorum boşta kaldıkça tabi . Yoğunum biraz.  Zamanın nasıl geçtiğini pek anlamıyorum sanırım.

İki film birden anlatmak niyetim. Birincisi kore yapımı bir gerilim polisiye olan Blind yani kör. İsminden de anlaşılabileceği gibi görme yeteneğini kaybetmiş eski bir polis akademisi öğrencisi olan baş rolde ki bayan karakterimiz bir gün bir kadını arabasıyla çarpıp kaçıran bir adamın olduğu bir olaya şahit olur.  Vur kaç olayını ihbar için polise gider ama polis onu pek ciddiye almaz. Sonrasında kadının ikna gücüyle işi araştırmaya karar verirler. Ödül verileceğini dair bir ilanı gören genç bir çocukta polise gidip olayı gördüğünü söyler ama anlattıkları ile kadının söyledikleri birbirini tutmamaktadır. Bundan sonrası ise bir kaçma kovalama olayına dönüşüyor . İzlenebilinir fena değil. Katilin en başından beri biliyoruz daha çok insanların sağ kalma mücadelesi izlenir kılıyor yoksa çözülecek bir gizem yok. Tavsiye edilir.

Diğer filmimiz ise daha meşhur Taking Lives  yani hayatın benim . Bir FBI  ajanı ve seri katili yakalama hikayesi,  sıradan oldukça tahmin edilebilinir hatta katili gözümüze gözümüze sokmuşlar daha adamı görür görmez katil bu dedim 🙂 Hikaye sıradan ama izleniliyor . Hele de bu günlere FIB ajanlarına takılmış biri olarak sebep tabi ki Spencer Reid ben fena bulmadım.  Spencer reid dedim de ne zaman gelecek bu criminal minds ın yeni bölümü zaten iki üç tane dizi takip ediyorum onlarında bölümleri ayda bir geliyor olmuyor .  Onlarda sezon arasına girdi bile . Kendime yeni uğraşlar bulmalıyım . sıkılıyorum. Mangalar kitaplar beni bir süre oyalar gibi . Bir de eski filmler var onlardan da bahsedeceğim gelecek yazıda . Umarım heyecanlı , macera dolu hiç sıkılmayacağınız bir yaşamınız olur.

Şimdilik bu kadar efem .

 

Ölümcül Takip / The Chaser – Bana Bunlarla Gelin

bazı filmler var ben bunu yazmalıyım muhakkak yazmalıyım diyorum. hani şurada ballandıra ballandıra anlattığım Cinayet Anıları adlı film geldi aklıma ölümcül takibi izlerken. aynı tarzda olduğunu söylesem yalan söylemiş olmam herhalde .

ben severim polisiyeleri bu yüzden bol bol amerikan polisiye tarzı işler izledim. ne var ki o film yada dizilerde olan tüm klişeler burada yıkılmış. işte bu sebepten bu film başka. en başta filmi izlerken çok bir beklentim yoktu lakin ne zaman ben filme kendimi kaptırdım ne zaman kendimi içinde hissettim ne zaman sövmeye başladım bilmiyorum.

kısaca konuya geçersek eski bir polis olan joong ho artık bir kadın satıcısıdır. ama sermaye diye tabir ettiği kadınlar bir bir ortadan yok olunca onları başkasının satmaya başladığına kanaat getiri ve kızları aramaya başlar. işte bu nokta da ilk klişe yıkılır. çünkü burada bir iyi bir de kötü karakter yok. kötü adam ve çok kötü adam var. filmin genelinde bu kötü adamlardan bolca mevcud.

ikinci klişe ise katili aramaya zahmetine girmiyoruz. katil bize direk verilmiş ve bu noktada bizim hikayeden soğumamız gerekir ee artık geriye bir şey kalmadı ki diye düşünebiliriz . katil ortada, kurbanlarını nasıl seçtiği, onları nasıl bulduğu , nasıl öldürdüğü   ne yaptığı hatta niye yaptığı. üstelik filmin ortalarına doğru katil yakanmış karakola götürülmüş ve suçunu itiraf etmiştir. the end değil mi ? hayır değil . çünkü bu katilin bulunduğunda sona erdiği filmlerden değil. asıl olay bundan sonra başlıyor.

bir kere itiraftan vaz geçen daha doğrusu sadece polislerle alay etmek için itiraf edip sonra susan ve hiç bir şey anlatmayan bir katil var. elde delil yok. ceset yok suç yok o zaman suçlu da yok. polislerin yapacağı tek şey katil olduğunu bildikleri bu adamı salı vermek . ama bizimkiler o kadar çaresiz ki polisin ağzında ”bana kanıt getirin sahte bile olsa ” cümlesi dökülüyor.

adamı konuşturmak için bir araba sopa da atıyorlar tabi .  filmin geneli hem alaya alan bir yapıya sahip , hem klişeleri yıkıyor hem de bol bol eleştiriyor ki bu eleştiriler gözünüze gözünüze sokuluyor. o kadar bariz ve o kadar direkt bir eleştirisi var ki ekranın karşısında sövmeden edemiyor insan. polisler , çarpık sistem öyle göze batıyor ki filmde suç ve suçluya ilişkin ise hiç bir eleştiri yok gibi. o kısımlar fazlaca incelenmiyor. normal bir amerikan yapımında suçlu çok fazla ön plana çıkardı yada onu yakalamaya çalışan polis . genellikle ikisi de çok zeki olurdu. burada değil. polisler tam bir acizlik içinde. suçlu ise ortama bir psikopattan öteye geçemiyor. o kadar basit bir suçlu ki kurbanlarını çekiçle öldürüyor. onu da öyle acemice yapıyor. suç da fazla önemli değil bu filmde. kimse aman tanrım kaç kişiyi öldürmüş demiyor. olağanüstü bir durum yok. o kadar değersiz ki bir valinin yüzüne atılan pislikten bile değersiz bir olay.

izlerken öfke duyuyorsunuz katil elini kolunu sallayarak çıkıyor yeni insanlar öldürüyor ama polis bir şey yapamıyor. işte bu noktada film aslında bırakın abartılı cıs leri gerçek hayatta işler böyle yürür. her zaman iyiler kazanmaz. her suçlu cezasını çekmez diyor.

olay yerini inceleyemeyen işleri öyle üstün körü yapan polisler olaya çok fazla gerçeklik katmış. diğer filmi de bu filmi de sevmemin iki nedeni var sanırım biri gerçeklik duygusu diğeri de getirdiği eleştiriler.

bu korelilerin polisiye filmleri absürt komedi ile saf gerçeklik arasında asılı kalmış . traji komik ama orjinalitesini yitirmemiş. düşününce olan onca olayı ve polislerin o beceriksiz hallerini olsa olsa absürt komedi diyorsunuz.diğer taraftan bir diğer şık var o da saf gerçeklik olması ki , bu ürkütücü bir  fikir. dehşet dolu dakikalar yaşatan filmde nasıl oluyor da gülmeden duramıyoruz ona da aklım ermedi. velakin orijinal bir iş. bana bunlarla gelin ey sinema dünyası diyorum.

şiddetli tavsiyemdir ey dostlar 🙂

Criminal Minds Etkisi

aslında çok çok üşengeç olmama rağmen bu dizi yaz artık dedirtti. kendime hakim olamıyorum en iyisi yazıp vicdan azabından kurtulmak son zamanlarda blogumu pek sessiz sedasız bıraktım. taslaklar aldı başını gitti. eskiden böyle değildim. çok fazla yazıyordum.

criminal minds ı biri bana tavsiye etmişti ama kim hatırlayamıyorum. polisiye bulmakta güçlük çektiğimden twitter üzerinden tavsiye istemiştim. tabi o zaman bu dizinin 8 sezon sürdüğünü ve her bölümün bir saat olduğunu bir de bağımlılık yaptığını bilmiyordum. bu söylediğimde ciddiyim bağımlılık yapıyor. aman dikkat diyorum . öğrenciler , boş zamanı fazla olanlar bulaşsın diğerlerine uyarıdır . uzak durun ben yandım siz yanmayın 🙂

gelelim dizinin ne ile ilgili olduğuna . dizimiz o klasik csı dizilerden farklı ilerliyor . bu yüzden o dizilerden fazlaca izlemiş biraz değişiklik arayanlara iyi bir tavsiye olur. pek kıymeti bilinemese de kaliteli bir dizi olduğunu belirtmekte fayda var. FBI ‘nın bir biriminin seri cinayetlerle vb. çok önemli veya tekrar eden suçlar için oluşturduğu bir takımın suçluların düşünce yapısını anlayarak onları yakalamak için davranış bilimi ve profil çıkarma tekniklerini kullanmasını anlatıyor.kısacası suçluyu yakalamak için onun gibi düşünmelisin ana fikrinden yola çıkarak suçu inceleyip , kurbanları inceleyip , suçlunun davranışlarından bir profil çıkarıp suçluya ulaşıyorlar.

dizi genel anlamda bu davranış profil olayı ile farklı diğer taraftan aradıkları suçlularda asla sıradan suçlular değil genelde onlarca kişiyi öldürmüş seri katiller . her bölüm farklı ve değişik bir olay ve suçlu izliyoruz. merak unsuru hep var. sonuna kadar izletiyor. kendini ki bu sebepten 4. sezona geçtim izlediğim dizilerden içinde bu kadar bölüm izlediğim takip ettiğim çok az dizi vardır. genelde sıkılır bırakırım.

peki diziyi izleme sebeplerim en önemlisi tabi ki de doktor reid spencer . spencer adamın dibisin 🙂 kendisi fbı ajanları içersinde en sevimli , en yakışıklı ve IQ su 187 olan bir dahi. okuduğu her şeyi hatırlayan zeka küpü. kısacası he is handsome , smart,intelligent , clever , genius  🙂 ingilizce şakır şakır 🙂

işte bu adam için izlenir arkadaş kendisi şu günlerde favorim . muhteşem bir şey ya . mattew ‘ın bir de kendi sitesi var gublerland diye . adamın gerçek hayatta bile nasıl değişik biri olduğuna bu siteden ikna olabilirsiniz . çok farklı bir site .

bölümlerden birinde bayan ajan kendini kaptırmış olan dr. reid in anlattığı gizli kodu nasıl çözdüğü ile ilgili detaylardan sonra parmağı ile reid ‘in yanağına dokunup şaşkın bir ifade ile adeta insan gibi dedi muahah 🙂 bunu bende yapmak isterdim . evet adeta insan gibi 🙂  reid karakterini çok sevmemin bir sebebi think is the new sexy  olmasının yanında zekayla pek yan yana bulunamayan şefkat duygusunu da barındırması .o kadar iyi kalpli ”dahi” ler pek yoktur. karakterler genelde zeki ve soğuk olur ama reid öyle değil eve al besle 🙂

anladım bu post reid i anlatmakla geçecek bitiremeyeceğim . ne yapayım çok seviyorum . gelelim diğer karakterlere hotch var ekibin başı , lider , karizmatik , zeki ve cool . bu adamı da pek seviyorum . çok çekici bir havası var .

sonra derek var onu da sevmemek elde değil. çılgın ajan . jj ise en tatlıları .çok şirin bir şey . bir de jj yi nişanlısı var aksanına bittiğim 🙂

ve en önemlisi garcia var . tekonoliji kurdu bende öyle şeyler yapmak istiyorum . her şeyi bilgisayarından buluyor . sanki google ne yazsak gelecek diye inamammız bundan çünkü o ne yazsa geliyor 🙂 gideon ı pek sevmiyordum . o gitti sevindim .

peki dizinin kusurları yok mu tabi ki var. mesela çoğu zaman kendini tekrar olayına giriyor. her dava ve her suçlu farklı . hepsinin yaşadıkları da kişilikleri de farklı ama profilleri oluştururken genelde hep aynı tanımlamaları yapıyorlar. sanki tek bir suçlu türü varmış gibi. oysa herkese aynı elbise uymaz. terziler bundan var değil mi 🙂 mesela her profilde hep aynı cümle katil çok zeki , organize ve planlı. ya bunları nereden çıkardınız şimdi fol yok yumurta yok nerden uydurdun dediğim sahneler yok değil 🙂  bazen çok hızlı ve alacele geçişler var. bir katili yakaladıklarında onun profiline nasıl oradan gelebilirsin ki demeden edemiyorum. çok fazla hata oluyor 2. sezonda baya gözüme batmıştı mesela bu mantık hataları. garcia nın da her şeyi bilgisayarından arayıp bulması çok saçma arama motoruna beyaz ve araba yazıyor ve katili buluyor bir kişiye indirgiyor. yani beyaz araba kullanan herkesin içinden onu bulması absürt . iki kelime yazıyor katilin bütün bilgileri geliyor. bu bana mantık zorlamaları ile dolu CSI dizilerinden neden sıkıldığımı hatırlatıyor . tamam her şey mantıksal olmamalı ama bazen iyice uçuyorlar yok makine ile ortamın havasını inceleyip ortamda sakız çiğneyen biri olduğunu tespit eden CSI dizileri vardı. işte bu saçma delil toplama işinden sıkıldığım için burada delil değil de profil olması , psikoloji olması ilgimi çekiyor . bazen abartıyorlar dediğim gibi yine de dizi genel anlamda öyle kötü değil . benim gibi bu kadar kusur kadı kızında da bulunur deyip izleyebilirsiniz 🙂 çok fazla eleştirmeyelim demi ama : )

diziyi seviyorum , dr. reid i seviyorum genel anlamada suçlu psikolojisine inmelerini seviyorum. ve yine tekrar ediyorum dr. reid ‘i seviyorum ya seviyorum 🙂

Havadan Sudan

anlatacaklarım birikti bende gelip yazayım dedim. öncelikle bir ingiliz dizisini anlatmak istiyorum. aslında anlatacağım çok şey vardı ama benim balık hafızamdan uçup gittiler.

The Mystery of Edwin Drood  yani Edwin Drood ‘un gizemi Charles Dickens ‘ın son romanı. aslında roman yazarın ölümü sebebiyle tamamlanamamış bu yüzden bir sonu yok fakat buna rağmen sevgili ingilizler bu romanın iki bölümlük kısa bir uyarlamasını yapmadan edememişler. Romanın adı Edwin Drood olsa da aslında daha çok John Jasper ve onun takıntılı derecede bağlı olduğu Rosa etrafında şekilleniyor. çok da önemli olmadığını düşünecektim ki ikinci bölümün finaline doğru yazarın başarısını idrak etmiş oldum. belki de o böyle yazmadı diziyi çekenler böyle uygun gördü ama başlangıçta acıdım karaktere sonra kızma ,ilk önce nefret ettiğim karaktere sonra derin bir acıma gibi çeşitli duygu geçişleri sağladığından hiç de fena değil diyorum . iki bölüm olması sebebiyle hemen izlenir. benden söylemesi.

ikinci olarak son zamanlarda çok duyduğum bir polisiye kitaptan bahsedeceğim kitabı yeni okudum .

Aklından Bir Sayı Tut : tut ve bırakma gibi iğrenç bir espriye maruz kaldıktan sonra asıl meseleye geçelim. bakmayın siz kitabın çok fazla ismi geçtiğine veya ilginç bir ismi olduğuna beni hiç mi hiç memnun etmedi. polisiye denilince çıta hayli yüksek bu sebepten bu kitapla ilgili güzel şeyler söyleyemeyebilirim. mesela kitabın hayli sıkıcı başladığını sayfalarca yazılıp ama aslında hiç bir şey anlatmadığını , katili dedektiften önce bulduğum ve ilk tahminim doğru çıktığı için sıkıldığımı oysa başka bir yazar olsa kesinlikle final daha çarpıcı olurdu ve ben yanlış tahminde bulunmuş olurdum. sonra sayı muhabbetinin pek sıradan olduğunu ki kitabın geneli için söylenebilecek tek kelime sıradan olurdu. hem konuyu bağladığı kısımda çok fazla klişeydi bunun gibi bir sürü sebepten dolayı sevmedim. tamam iyi yanları da var haksızlık etmeyelim ama sanki çok zekice kurgulanmış gibi verilip okuyucuyu aptal yerine koymaya çalışması canımı sıktı. demem o ki bu kitap polisiye de pek de harikalar yaratmıyor.

polisiyeden gidiyoruz madem şimdi okuduğum kitap ise Şah Mat bunun henüz sonuna gelmediğim için çok fazla eleştirmeyeceğim belki finalde beni bir süpriz bekliyordur. ama şuana kadar okuduklarıma bakılırsa bu da beni hayal kırıklığına uğratacak kesin. spoiler vermeden eleştirmek de zormuş  🙂 genel anlamda çok akıcı bir kitap değil öyle fazla zeki bir kurgusu da yok. her şey sıradan ve oldukça basit . bir seri katili yakalmaya çalışan kriminolog hakkında desek konuyu özetlemiş olurum sanırım.

hadi polisiye devam filmler diziler kitaplar her yanım polisiye oldu . çünkü aklımı oyalamam gerek . başka şeyler düşünmemek için bilmeceleri katilleri düşünmeliyim. katil kim sorusu diğer düşüncelerden beni kurtarıyor. yani polisiye tutkum birazda akıl sağlımı korumak istememden geliyor 🙂

40 Dakika da dedektif ingilizcesi ile dedectives in 40 minutes.  güney kore yapımı fazla uzun olmayan bir film. aslında uzun zamandır asya yöresinden bir şey izlememiştim. filme gelecek olursak okulda işlenen bir cinayet , öldürülen öğrencinin katilini bulmaya çalışan iki öğrenci daha . işte  bu kadar basit. kavga ettiği çocuk öldürülünce suçun onun üzerine kalacağını sınıftaki polisiye meraklısı kızdan öğrenen kahramanımız kızla birlikte 4 . derse kadar katili bulmak zorunda kalıyor. bize de izlemek düşüyor ama fazla şey beklemeyerek. çok fazla umutlanmaz-sanız iyi vakit geçirebilirsiniz. ha bir de bu korelilere polisiye de gizem olması gerektiği katilin izleyicinin gözüne gözüne sokulmaması gerektiğini birilerini anlatması gerek. merak olmayınca heyecanda olmuyor azizim.

ve gelelim en eğlenceli kısıma . winpohu böyle zehir bir dili nereden buldun her şeyi eleştirdin diyenler olursa diye söylüyorum Joey adlı komedi harikasını eleştirmeyeceğim. yani elimden geldiğim tamam tamam bir parça belki 🙂

friends dizisi çok severim . o dizi bitince joey karakterini oynayan oyuncu joey adlı yeni bir dizi çekmiş. işte bu diziyi izliyorum son günlerde bırakamadım ardı ardına izliyorum. joey karakterini çok severdim zaten. dizi joey in kariyeri için L.A ‘ye taşınması ile başlıyor. kızkardeşi Gina ona bir ev bulmuştur. bir de yeğeni michael vardır. karşı komşu alex ile de ekip tamamlanır. Joey i izlerken the big bang ile olan benzerlikleri beni şaşırttı. mesela howard karakterini oynayan oyuncu burada da bir ”nerd” ü canlandırıyor. sonra onun sevgilisi aynı annesi ve şimdiki nişanlısı gibi bağırarak ve cırtlak konuşuyor. Alex ,Gina yı teselli edemediğinde sheldon gibi” there there ”yapıyor bunun gibi küçük benzerlikler. hele Joey ‘in yeğeni yok mu bu çocuk bir harika. dizi baya eğlenceli. bazen joey çok zeki tavırlar sergiliyor ya ona şaşıyorum yani onun gibi bir karakter nasıl böyle zeki düşünebilir ki.  keşke chander da olsaydı benim favori karakterim oydu.

neyse çok konutum şimdi kaçma zamanı

see ya