New Blood – Kan Geldi

imagesBana taze kan geldiği kesin. İngiliz dizileri tabi ki favorilerimden ama bir diziyi sırf haluk bilginer varmış bir bakayım diyerek açıp sonra aman ya o olmasa da olur, ben bunu çok sevdim diyerek alt yazısı olmadan merakla izlemek  işte bunu beklemiyordum.

her şeyden önce diziyi öyle sevdim ki orjinalinden izliyorum. beklemek istemiyorum. peki ne beni bu kadar çekti. dizi ahım şahım mı süper mi belki değil ama o salak ikili var ya o salak ikili işte beni oradaki acemi dedektifimiz said çekti.

normal polisiyelerde klişeler vardır. mesela aşırı zeki dedektif ,tuhaf dedektif veya geçmişinde büyük acılar olan dedektif gibi. burada ise bu suçlulara meydan okuyan ikili öylesine alalade ve acemi ki öyle olunca da samimi geliyor.

said bir dedektif daha doğrusu olma yolunda çırpınan biri , benim favorim olur kendileri diğer adam ise aslında polis değil hala nerede çalıştığını anlamadım ama bir şekilde bir araya gelip büyük suçluların peşinde koşuyorlar.

diziyle ilgili çok bir şey söylemeyeceğim uzun zamandır beni yakalayan ilk ingiliz dizisi oldu . herkes sever mi bilmem ama ben pek sevdim .

bir şans verin derim , şimdilik esen kalın efem :=)

Biriktirdiklerim Part 2

lavenderBiriktirdiğim yazılardan bir deste yaptım sizlere. Yine filmlerden gidelim . Lavender  yani lavanta bu yıl içersinde pek izleyemediğim hong kong sineması örneklerinden biri. Frozen ı izleyince  tabi ki benim takeshi sevdam tuttu. Ben de dedim izlemediğim filmlerine bi bakayım . Bu filmi çok met etmişlerdi bu yüzden bunu seçtim. Bir melek gecenin bir vakti bir kadının balkonuna düşer. Kadın ölen sevgilisi için yas tutan , hayattan bıkmış , hiç bir beklentisi olmayan bir esans satıcısıdır. Meleğimiz yemek yemeye ihtiyaç duymaz duymasına ama hayatta kalmak için sevgiye ihtiyacı vardır. Bu konuda da sağ olsun kadınlar onu hiç yoksun bırakmazlar. Ha bir de kadının yan komşusuyla tanışınca meleğimizi yoldan çıkarırılar. Yazık yaw buna bir melek böyle yoldan çıkartılır mı heç dedim durdum 🙂 ee filmin içeriği ile pek ilgilenmeden genel bir şeyler söylemek istiyorum. Daha önce takeshi yi bir başka filmde sweet rain de melek olarak izlemiştim ama orada ki melek japonların bakış açısıyla pek bir başkaydı. Buradaki ise daha farklı. Elma sahnesi olmasa ve sonu da böyle karışık olmasa ( iki saat filmin sonunu anlamaya çalıştım da ) bu film güzeldi. Melek olarak çok iyi iş çıkarmış bizimkisi , baya yetenekli,  filmin en büyük hatası ; olayı iyi bağlayamaması ve dini olarak da kafa karışıklığına sebep olması hem Hıristiyanlık, papa, kapı açılması falan hem de ölenlerin inek olması bana hangisi dini olarak bir karar verin dedirtti. yani biraz hatalı zorlama ama genelde iyi bir film. lavanta kokusuna da bayılırım ben.  bir de sonundaki o mikalanjelo olayı ıslık falan , yanında geçip fark etmemeler çok güzel detaylardı. sevdim .

magig ofthe magig of ordinary days benim ingilizce izleyip biraz pratik yapmak hem de alt yazıların köleliğinden kurtulmak için seçtiğim bir filmdi . aslında amacım film değildi daha çok ingilizceydi fakat film oldukça güzel çıktı . ben baya sevdim. böyle olması da güzel bir sürpriz oldu . eski zamanlardan bir yerden ıssızlığın ortasından bir hikaye bu. hanım kızımız okumuş , kültürlü bir kızcağız fakat evlilik dışı hamile kaldığından babası tarafından tanımadığı bir çiftçi ile evlenmeye zorlanır. sonra da onunla birlikte kimselerin olmadığı bir çiftlik evinde yaşamaya başlar. hem ikinci dünya savaşı yılları hem de dönem koşulları nedeniyle bizimkisi pek bir yalnız hisseder. evlendiği adama gelirsek böyle bir insan yok . bu adamı sevmemek elde mi . öyle tatlı , öyle naif, hoş görülü , iyilik sever ne bilim melek gibi bir şey.  tabi ki de bunların sorunları , anlaşamamaları, adamın kendini sevdirme çabası kızımızın da sevdiği adam ulaşıp buradan bir an önce kaçma girişimleri falan filan derken geçecek huzurlu , sakin , repliklere fazlaca ihtiyaç duymayan , naif bir film. sonuna doğru roy un acaba ben de sevdiğiniz hiç bir şey var mı hanımefendi dediği yerde içim cız etti. ve neden böyle bir evliliğe razı olduğunu anlattığı yerde şaşkına döndüm. hele o kitap almaları falan , havuz yapmaları daha doğrusu gösterdiği her çaba benim içimde takdirler karşılık buldu. velhasıl uzun lafın kısası benzerleri fazlaca bulunana bir senaryonun en güzel örneklerinden biri olmuş. sevdim , beğendim.

the girl most likely tothe girl most likely to  yine ingilizce sevdasına indirdiğim filmlerden biriydi. 1973 yapımı sanırsam . klasik bir hikaye vardır her dönem tutar , etkisi hiç azalmaz. çirkin kız her daim aşağılanır, kötü muamele görür ve gün gelir kızımız güzelleşir. yakışıklı çocuk ona aşık olur ve happy ending değil mi ? hayır değil. burada yine çirkin bir kız var ve yine çok aşağılanıyor bu yüzden . o kadar zeki olmasına rağmen yeteneklerine rağmen hayatı bu çirkinlik yüzünden hep zor geçmiş. intikam almak isteyeceği de bir çok kişi oluyor çünkü film boyunca eziyete uğruyor. sonra bir trafik kazası ve kızımız estetikle güzelleşir. buraya kadar tamam bundan sonra yakışıklı prens ve beyaz at yok . bundan sonra kızımızın intikam planları var. ee bu da görülmemiş şey değil ki winpohu diyeceksiniz. tabi değil ama hiç bir intikam böyle değildir. kızımız listesini eline alıp zekasını kullanarak her birini kaza süsü verip öldürüyor. hepsinden tek tek kurtuluyor.  o cinayetleri ile uğraşırken bir dedektifte araştırmaya başlıyor. film diğerlerine göre mutlu etmese de bazı vurucu replikleri, farklı intikam senaryosu ve sonundaki sahnesiyle farklı bir yapım . aslında sevdim diyemeceğim fakat harcamak da istemiyorum çünkü ana fikir . herkesin göz ardı edemeyeceği yanları ve ayrıntıları ile beğendim. mutlu etmese de final sahnesiyle tam da olması gerektiği gibi bir film olmuş.

tythe love revenger miss jo bu filmimiz kore diyarından . aşk intikamı ile yanıp tutuşan bir hanım kızımız ve sevgilisi tarafından aldatılıp terk edilen bir fotoğrafçımız var. bunların yolu bir şekilde kesişiyor ve görüştükçe de birbirlerinden hoşlanmaya başlıyorlar. ama bir sorun var kızımızın bir hastalığı var sadece kendisine aşık olamayanlara aşık oluyor. imkansızlara . bu sebepten ki arkadaşı fotoğrafçıyı görünce evli misin ? gay misin ? yoksa rahip olmayı mı düşünüyorsun diye soru yağmuruna tutuyor. miss jo hem imkansızları seviyor hem de onlar kendisine aşık olmadılar diye onlardan çocukça intikamlar alıyor. çok değişik değil , çok güzel değil , çok sıradan bir film . biraz romantik komedi olsun çok da iyi olması şart değil diyorsanız izlenebilir tabi .

the paradiseiki de dizi tanıtalım değil mi ? the paradise ı bana la fea önermişti. biliyor tabi ingiliz dizilerine hele hele dönem dizilerine olan tutkumu . bende hemen açtım baktım.. lakin bu dizinini alt yazıları yok. ingilizce biliyoruz bilmesine ama bunların konuştuğu o aristoratik ağdalı dili bilmiyoruz . bu yüzden lütfen biri çıkıp şu diziye el atsın ben hiç yapmadım yoksa ben çevirirdim. dizimiz emile zola nın bir romanından uyarlama . ingilterede açılan ilk alışveriş merkezini kendisine konu edinmiş. bu sebepten küçük dükkan sahibi esnafı bezdirmiş. kadınları ve onların tutkularını hedef almış tam bir kapitalizm hikayesi. baş rolünde bu alışveriş merkezinde çalışan bir satıcı kız ile oranın sahibi var. geri planda da diğer satıcılar falan. onların hikayeleri. dönem dizilerini seviyorum . o zamanı resmetmek de çok ustalar. dizinin en beğendiğim repliklerinden biri şöyle. alış veriş merkezi sahibi kredi bulmak için bir yatırımcı ile görüşüyor. adam bunların satılacağına emin misin diyor. bu kadar şeye ihtiyaç var mı ki. ve bizim kapitalist patron konuluyor . ihtiyaç mı ben onların ihtiyaçlarına hitap etmiyorum ben onların arzularına hitap ediyorum. adam işi çözmüş kadınların arzulamalarını sağlayıp paraya konuyor. dükkanın detayları o elbiseler, danteller , şapkalar, o hava için bile izlenir. benden söylemesi .

250px-Piece-p1gelelim piece dizisine . bu diziyi bir blogger tanıtmış bir sürü de gif koymuş . merakımı cezp etti. dayanamadım şimdi ona sesleniyorum senin yüzünden böyle bölüm bekliyorum beğendin mi Yaptığını 🙂 piece japon dizisi en son rich man poor woman ı izlemiştim ve japon dizilerini pek samimi , pek kısa ve pek özel buluyorum. kısacık bölümler süründürmeyen sezonlar işte budur. manga uyarlaması bir dizi bu. yakışıklı bir eleman var. sonra zeki biri, hanım kızlarımızda fazlaca bulunuyor. bir gün liseden bir arkadaşları ölünce cenazede buluşuyorlar bu eski arkadaşlar. üzerinden üç yıl geçmiş. kızın annesi birinin eline sarılıp ölen kızının sevgilisini bulmasını istiyor. bu hanım kızımız işte her şeyi başlatıyor. herkese sorup kızın gizli sevgilisi araştırırken kendi lise yıllarına da gidip hem hesaplaşıyor hem de sevdiği çocukla ilgili duyguları ile yüzleşiyor. ha bunların yanına diğer kişilerin hikayeleri de dahil olunca hem meraklı hem sevimli bir dizi çıkıyor.  o çapkın veledi ben çok sevdim . pek şeker bir şey. kız biraz soğuk . gözlüklü zeki eleman da iyi olmuş. velhasıl 8. bölüm izledim yeni bölüm için merakla bekliyorum. dizi de topu topu 20 dakika sürüyor tadına doyamadım desem yeridir. artık japonya diyarına açılmalı kore dizilerinden el etek çekmeli bence.

bu yazı da bu kadar bir dahaki yazıya kadar esen kalın efem 🙂

Wives and Daughters – Elizabeth Gaskell AŞKINA !!!!

Wives and Daughters yine bir Elizabeth Gaskell harikası .   şurada yazdığım  North and South adlı uyarlamayı ne kadar sevdiğimi anlatamam sanırım. manga , manhwa , kore sineması , polisiye derken en sevdiğim şeylerden biri olan ingiliz uyarlamalarını bir süreliğine unutmuştum ama uzun sürmedi tabi 🙂

maalesef Elizabeth Gaskell türkiye de pek popüler değil bu yüzden çevrilmiş bir kitabını bulup okumak mümkün değil. kuzey güney eserinin orjinali var bende ama diğer eserlerini de okumak isterdim. yine de öyle başarılı uyarlamaları yapılıyor ki kitabın eksikliğini bir nebze unutturuyor.

jane austen çok yetenekli bir yazar fakat Elizabeth gaskell bambaşka bir yetenek. ikisini karşılaştırmıyorum . ikisini de ayrı seviyorum lakin elizabeth in  eserleri bende bambaşka etkiler bırakıyor.

mesela kuzey güneydeki şu inanılmaz replik  belki bir fikir sahibi olmanızı sağlar.

“I wish I could tell you how lonely I am. How cold and harsh it is here. Everywhere there is conflict and unkindness. I think God has forsaken this place. I believe I have seen hell and it’s white, it’s snow-white.” – Elizabeth Gaskell

neyse konumuz kuzey güney değil başka bir uyarlama ama ne yapayım bu uyarlamayı öyle seviyorum ki bahsetmeden edemiyorum 🙂

Wives and Daughters  yazarın son eseriymiş . bunu öğrenince neden bu kadar başarılı olduğunu da kavradım. elizabeth gaskell in o kıvrak zekasını her diyalogda hissetmek mümkün. ince bir zekanın ürünü olan konuşmalar sanat eseri gibi işlenmiş. dokundurmalar öyle zerafetle yapılıyor ki iltifat edermiş gibi laf sokmalar  var 🙂 bu ingilizler laf sokma işini bile ince dokundurmalar ve hayret verici ironilerle dolu cümlelerle gerçekleştiriyor.  çok güldüm. 4. bölümcük bir uyarlama ve her bölümünde gülmekten bir hal oldum 🙂 çok eğlenceli olduğunu itiraf etmeliyim.

elizabeth aslında eserde bolca dalga geçilecek konu bulmuş ve genelde ingiliz toplumunda yer alan zorunluluklar ve sahte mecburiyetleri tiye almış. bu yüzden son eseri olması insanı şaşırtmıyor. böyle bir uslup ancak zamanla olur.

hele karakterleri kadın karakterlerde gizli olmayan açıktan açığa bir başkaldırı bir direniş var. hariett , molly ve üvey kız kardeşi hepsi açık sözlü, bir bakıma isyankar,sivri zekalı , istedikleri dışında hiç bir şeyi yapmamaya özen gösteren karakterler. kadın karakterleri böyle güçlü çizmesi çok hoşuma gitti.

kısaca konuya dönersek. bir doktorun kızı olan molly annesini küçük yaşta kaybetmiştir. 17 yaşına gelince babası yeniden evlenir ve molly ye ne çok kötü ne de çok iyi olan biraz tuhaf bir üvey anne olan clare ve onun diller destan güzelliği ile insanları  büyüleyen kızı ile yaşamak düşer.

molly in üvey kız kardeşi külkedisi masalında olduğu gibi çok kötü falan değil. normal , zaafları olan biri ama molly ye karşı genelde iyi huylu. zaten karakterlerden kimse masum melek falan değil. bence molly bile öyle değil onun bile içten içe hesapları var.

sonracığıma molly in çevresinde iki de yakışıklı diye tabir edilen kardeş var . osbourne ve roger . şunu da belirtelim molly in üvey kız kardeşinin öyle bir güzelliği var ki onu gören erkekler daha önce başkasına aşık olsalar bile anında unutup bu kıza aşık oluyorlar. işte böyle başa bela bir güzellik . varın bu kişiler bir araya gelince olacakları sizin düşünün.

yazarımız karakterlerini öyle kurnazca kurgulamış ki bir bölümde nefret ettiğim karakter sonra ki bölümde en acıdığım karakter oldu. en sevdiğim ise en nefret ettiğim . işte böyle de değişken bir havası var. merakla ne olacak acaba diye izledim.

kadın karakterler ne kadar ince işlenmişse baş roldeki kahraman olması beklenen karakter o kadar sıradan ve çoğu zaman kişiliksiz olarak verilmiş. bunun bilinçli bir şey olup olmadığını bilmiyorum. bir john yoktu yani kuzey ve güneydeki o adam nerede buradaki adam nerede. güçlü bir karakter olması gerekirdi ama yok. belkide kitapta öyledir. bilemiyorum . demem o ki ilk defa bir uyarlamada ben baş roldeki adama vurulmadım . kişiliğini beğenmedim.

bu ingilizler tuhaf insanlar mesela bu replik nasıl ince ince laf sokulur gösteriyor.

Squire Hamley: I’m not saying she was very silly, but one of us was silly and it wasn’t me.

keşke uyarlamadaki bütün o ironileri ve o zeki cevapları paylaşabilsem çok eğlendim izlerken 🙂

favori karakterim ise hariett oldu . nasıl bir kadın bu böyle . favori sahne isem osbor’nun sevdiği kadını anlattığı sahne oldu. nasıl bir anlatıştı o öyle.

kısa keseyim diyorum  ama olmuyor Elizabeth Gaskell sen nasıl bir yeteneksin öyle. bu kadının bütün romanları benim olsa bütün uyarlamalarını izlesem sonra zaman geçtikçe tekrar ve tekrar izlesem. dünyadaki cennetten bir parça olurdu galiba 🙂

Cynthia Kirkpatrick  ‘in erkeler ile ilgili tespitleri de dikkatte değer . o bir erkek , unutur , değişkendir. bu kızıında bilmediği yok 🙂

ben yine anlatamadım acemice denemelerde bulundum . lafın kısası siz bu uyarlamayı izleyin efem 🙂 tavsiye olunur.

not: kasabadaki gösterişli ailenin o  evini gördükten sonra ben eve aşık oldum gözüm başka kimseyi görmedi 🙂 bende şato istiyorum arkadaş ühü ühü 😦

Elizabeth Gaskell AŞKINA !!!!

Ben Ben Yine Ben …

Bloguma uğramadığım için vicdan azabı çekiyorum hele bahsetmek istediğim o kadar şey varken onların birikmiş beklemesine üzülüyorum. Bu yüzden uzunca ve daldan dala bir yazı ile karşınızdayım.

Geçenlerde blog ödüllerinini dağıtıldığı bir mim dolaştı blog aleminde malesef ben o anı yakalayamadım ve o ruha dahil olamadım şimdide yazmak istemiyorum çünkü o ambiyansı kaçırdım fakat çok eğlenceli bir mimdi, yazı yazan arkadaşları tebrik ediyorum ben okurken çok eğelendim.yazı yazmayı unutacağım derken bir mim geliyor ve benim blog unutulmaktan kurtuluyor. nerdeyse mim yazmak için gelir oldum bu taraflara. bir çok blogger beni listesine almış çok mutlu oldum hele beni tanımlama biçimlerine bayıldım. bu sıralar meşgul olduğumdan pek uğramadım ya beni hemen unutmuşlar listeye almayanları ben kara listeye aldım muahhaha şaka şaka merak etmeyin deli winpohu işte.

neyse efem bu mim i yazmak çok zor şimdi kendimle ilgili şeyler yazacağım mim in bir kısmını yazmış olurum hiç olmazsa .çok konuşmama rağmen kendimi anlatmayı beceremiyorum pek. bakmayın çok konuştuğuma eğer karşımdaki ile samimi değilsem sus pus çekingen biri olurum.

ben ingiliz edebiyatı tutkunu ayrıca bbc drama uyarlamalarının hastası,  aksan sever biriyim. her milletten ve her tarzdan  müziği dinlemeyi severim . müziksiz yaşayamam . aynı şekilde filmleri çok severim sinema insanıyım.

animeleri severim . kitap okumak en sevdiklerimden. madem sevdiklerimden gidiyorum çikolata ,dondurma,tatlı sever bir insanım. balık burcuyum bu sebepten hayalciyimdir. en çok dünya turu yapmak istyiyorum.

hediye almak çok hoşuma gidiyor. merhametliyimdir ama aynı zamanda kararsız ve dikkatsiz bazen de çok patavatsız. üstelik sakar aman tanrım kdramadaki saf kızlardan değilim ama 🙂

winpohu nun gizli kişiliğinden ip ucuları verdiğime göre diğer şeylere geçebilirim. mesela .kankamdan aldığım rüzgar gibi geçtinin ingilizcesini okudum lakin sadece ilk partıymış şimdi yeni partını arayıp bulmak kaldı. sahaf sahaf dolaşıp nasıl bulacağım bilmiyorum.

ingiliz dizisi izliyorum The It Crowd sadece 20 dakika ve her sezon sadece 6 bölüm olunca takip etmesi çok kolay oluyor. öncelikle sırf aksanları için başladığımı belirtmeliyim üstelik kolay anlaşılır bir dizi. daha  sonra komedi kısmı var ben severim komediyi dizi kendini izlettiriyor ve baya kahkahalara boğuyor 🙂 Roy karakterini gerçek hayatta birine benzetiyorum izlerken hep aklıma geliyor. kendisi irlandalıymış daha geçen bölümde öğrendim.IT departmanının çalışanlarının o akıl almaz hayatları sizi mest edecek. en sevdiğim kısım ise her telefonu” kapatıp yeniden açmayı denediniz mi ” diye cevaplamaları .3 sezonu izliyorum tavsiye olunur.

ditto donggam adlı bir kore filmi izledim. film biraz uzun olsa da güzeldi. gelecekten biri ile geçmişten birini bir radyo sayesinde iletişimde olmasını anlatıyor. severim böyle zaman ile ilgili filmleri hoşuma gitti. eski koreyi izlemek o üniversite hayatı falan iyiydi. sonra o ikisini devamlı akşamları sohbet etmeleri. sonu tahmin edilirdi. ben anladım. eğlenceli kısımları da vardı. mesela replikler genelde çok hoşuma gitti. örneğin çocuğun kızı beklediği ama kızın gelmediği sahne için çok yakışıklı olduğumu görünce çekinip gelmedin değil mi demesi .

flower boy ramyun shop izliyorum. kardeşlerim yüzünden başladım desem yeridir. merak işte kediyi merak öldürür. 11 .bölümü izledim öyle ahım şahım harika çok farklı demeyeceğim. fakat eğlencelik kısımları var, bazı yanları farklı bu sebepten takip ediyorum. bu dizi için söyleyebileceğim bir tek şey var o da direk diye tabir edilen büyük ihtimalle ikinci, adam olacak kişi . bu adama merdiven diyorum ve benim favorim o. eğer o kazanmazsa çok üzüleceğim. her dramada hep ikinci adamlara acır fakat esas adamı desteklerdim. her zaman böyleydi lakin bu dramada cisooo çok tatlı olmasına rağmen ki sırf onun için başladığım bir dizidir. kendisini o yakışıklılığına 49 days ten beri hayır diyemiyorum. buna rağmen benim için favori merdiven oldu. o nasıl naif bir karakter. devamlı uyumak istemesine rağmen işlerini yapan. merhametli ,herkese karşı sevecen , düşünceli , sevimli , farklı anlatılmaz bir şirinlik barındırıyor. kıza acayip sinir oluyorum. hemen hemen her dizi de bu böyle kızlara uyuzum. yine de bu uyuz kızı merdivenciğim alsın olay da kapansın.

beni aşağıladın şarkısını da pek beğendim hemen arayıp buldum mp3 ümde saklı şimdi. dizinin komedi kısımlarından birinden bahsetmek istiyorum dalga geçmek için yapılmış sanırsam çocuk yurt dışından geliyor her dramada vardır ya bu olay fakat bunda cool değil. aksine ingilizce bile konuşamıyor . babasına hamburger sipariş etmek bile zordu onlar benden ingilizce konuşup okumamı istediler dedi ya koptum. neymiş dizilerden oraya gidince hemen öğreniliyor sanmış. muahah bir de  no problem dediği için babası vay ingilizceni baya ilertletmişsin dedi ya . hahah harikasınız 🙂

only yesterday adlı bir anime izledim. çok çok çok ama çok güzeldi . yine geçmiş yine geçmiş.

istesek de istemesek de kelebek olup uçmak için tırtıl olmak gerekir.

27 yaşında ki taeko  bir kır gezisine çıkar ama yanında anıları da vardır. anime boyunca taeko nun beşinci sınıfta ki hali veriliyor. onun anlatımları ile geçmişte yaşadıklarını ve bu gününü izliyoruz. çocuklar o saf halleri falan çok ilginçti. sonra çizimlere bayıldım. eski atmosfer beni hep cezbeder.

müzikleri de çok güzeldi. ben şarkılara bayıldım . bir şarkı bana fazlasıyla balkan esintilerini hissettirdi. o bezbolcu çocuk çok şirindi. bende bulutlu günleri severim.

bir  şarkı var. cesaretini kaybetme , ağlamaktan nefret ederiz . öyleyse gülelim. sonra diğer şarkı bu gün olmazsa yarın var. yarın olmazsa öbür gün var . öbür gün olmazsa bir sonraki gün var yarınlar hiç bitmez 🙂

animesinin finalini çok sevdim her yerden çocuklar çıktı sonra orada çalan şarkıyı çok sevdim.

Kimi der ki, bir nehirdir aşk, narin sazları boğan.
Kimi der ki, bir bıçaktır aşk, kalbini çizip kanatan.
Kimi der ki, açlıktır aşk, bitmez tükenmez bir sıvı.
Ben derim ki, bir çiçektir aşk, ve sensin tek tohumu.
Kırılmaktan korkan kalp, sevmeyi öğrenemez asla.
Uyanmaktan korkan rüya, hayal edemez asla.
Fedakarlık etmeyi bilmeyen, kimseden fedakarlık göremez.
Ve ölmekten korkan insan, öğrenemez yaşamayı asla.
Geceler çok soğuk, yollar uçsuz bucaksız gelirse
Ve aşk sadece şanlılar içinmiş gibi görünürse
Unutma ki kışta, soğuk karların çok altında
Güle dönüşecek bir tohum yatar, baharda güneşin sevgisiyle..

keyifli seyirler. ve beni özleyin 🙂

DÜN ve BUGÜN …

Pek televizyon izlemiyorum ama bu gün sinema kanallarına bakındım ve ”FATE”  adlı kore filmini gördüm .Çok uzun zaman önce izlemiştim filmi bu gün türkçe dublajlı görünce şaşırdım haliyle .Önce dublajı yadırgasam da izledim çünkü çok iyi bir oyuncu kadrosu var .Kurgusu ile de iyi bir filmdi .Tavsiye edilir .Oyunculara bakınca izlemek isteyeceksiniz 🙂

Fate ,destiny ,kader ne derseniz diyin artık 2008 yapımı film de Song Seung-heonKwon Sang-woo ,Ji Sung var . Velhasıl izlenilesi olmuş 🙂

Bir de bu gün ”cinayet var ” adlı 1954 yapımı bir filme denk geldim .Asıl adı” dial M for murder ” ,film Alfred Hitchcock filmidir. Dikkat çeken ise Grace Kelly tabi ki 🙂 Dedektiflik olayları severim derseniz gri hücreleri çalıştırmak adına iyi bir tavsiye olur 🙂

Dün ”Aşk ve Gurur” kitabının ingilizcesini aldım. Ayaklarım beni kitapçıya sürükledi resmen iki yerde vakit nasıl geçiyor anlamıyorum bir kitapçı iki oyuncakçı .Bazı hikayeler vardır asla sıkılmazsınız bu kitap da öyle işte tam bir baş ucu kitabı yayın evi bir sürü klasik eseri seri halinde yeniden yayımlamış hepsini almak istedim tabi ama malesef yapamadım 😦

Son aylarda kitap okumama rağmen aslında çok severim kitap okumayı .Bu aşk yeniden alevlenebilir .Sıcaklar yüzünden pc başında duramıyorum .Çatı katının en güzel yanı kapalı ve serin balkonu kitabımı alıp oraya kaçasım var 🙂

Bir de çok almak istediğim bir kitap var ne mi işte o kitap bir bulsam hiç kaçarı yok  🙂

çok istiyorum

öyle böyle değil

istiyorum

ama çok çok çok istiyorum

yeterli olmuştur sanırım 🙂

JANE EYRE – GERÇEK AŞK

JANE EYRE  çok bilinen bir kitaptır .Orta okulda okumuştum kitabı altıncı sınıftaydım sanırım tabi o zaman düşündüklerimle şimdi düşündüklerim çok başka .Depresif bir havası vardı ki bu yazar kardeşlerin yapısı hayat deneyimlerinde dolayı böyledir .Kardeşi Emily Bronte de aynı Charlotte Bronte gibi acı dolu bir roman olan Uğultulu Tepeleri yazmıştır .Ben Uğultulu Tepeleri okuyan biri olarak tabi ki Jane Eyre diyorum o kadar sıkıntıdan sonra sahip olduğu sondan dolayı 🙂 Uğultulu Tepeler ayrı bir mevzu zaten birine kötüsün demek yerine sen Heathcliffsin demek geçiyor içimden .Bir romanın  karakterleri bu kadar mı kötü olur .Yine de yazarı bu farklı ve alışılagelmemiş üslubundan ve kurgusundan dolayı takdir ediyorum. Herkes kötüdür imajı verse bile ki hayatlarını okuyunca bakış açılarını anlamak daha kolay  bu romanın çok farklı ve yeni bir tarz olduğunu kabul etmek gerekir .Okumadım tek yazar diğer kızkardeşin de romanını okumak nasip olur diye umuyorum.

Kendime hatırlatma Uğultulu Tepeler yazılacak .Konuyu dağıttım tekrar Jane Eyre dönersek .Hikayemiz ailesi ölünce akrabaları ile yaşayan Jane ‘nin daha küçük bir çocukken gördüğü eziyetlerle başlıyor .Daha sonra da yengesi onu  çok kötü bir bakım evine postalıyor.Yıllar geçip Jane büyüyünce kendisine bir mürebbiyelik işi buluyor.Çalışmaya başladığı evde Edvard ile karşılaşıyor .Sert mizaçlı ,Sorunlu  Edvardla . Bundan sonra hikaye başlar .Dizi versiyonundaki tek kusur oynayan kızın hiç de Jane olarak hayal edemem Jane böyle iri yarı mı yahu yok artık falan dedim .Isınamadım ama Edvard bir başka olmuş  ,yakışıklı değil ki zaten böyle olması gerekiyor ama çok cezbedici .Hele o şakalaşır gibi konuşmaları kimyaları falan çok iyi olmuş daha doğrusu adam çok başarılı .

Bahsetmek istediğim diğer bir unsursa dizide ki rahip .Sevdiği kadını uğruna kendini adadığı ideallere uygun değil diye bırakan rahip .Kadın onu seviyor ,babası onu seviyor ,servet sorun değil ama adam buna rağmen kadından vazgeçti .Buz gibi bir herif . Bu adam olmasa Edvard böyle çekici olmazdı sanırım çünkü o kendisi ne halde olursa olsun yine de yanında Jane i istedi .Onu yanında tutmak için çok saçma fikirler bile düşündü .Akdenizdeki villa olayı 🙂

Bahsetmek istediğim bir şey daha var. Normalde  Jane  Austen  kitaplarından farklı olarak bu kitap aşkı daha gerçek sunuyor .Neden mi ? orada hem yakışıklı ,hem zengin ,hem de mükemmel karakterde erkekler vardır.Kadınlar hiç bir şeyden vazgeçmezler hem aşkı hem parayı bulurlar .Ama Jane Eyre de gerçeklik var .Sevdiğinizde her şeyle seversiniz .Adamın kör olması yada evin yanması ,fakir olması hiç biri umrunda olmadı onu öyle sevmeye devam etti. İşte aşk budur yanlış hatırlamıyorsam adamın yüzü de yangında biraz yanmıştı .Bir de topallıyor muydu ne .Yok artık bu adamı kabul eden bünye kör kütük aşık değilde nedir 😀 Abarttım mı şaka bir yana anlatmak istediğimi anlamışsınızdır .mükemmeli sevmek kolay , asıl iş kusurluya deli gibi aşık olmak diyorum fazla uzattım yine 🙂

Söylemeden geçmeyeceğim bu romandan esinlenerek yapılmış türk filmlerimiz bile var. Eski eş olan deli kadın aynı evde yaşar ,evi yakar hala hatırlamadıysanız Ediz Hun diyorum 😀 Vay yeşilçam vay 🙂

Demem o ki herkes bu romanı okusun yada uyarlamasını izlesin .Jane Eyre insanda tuhaf duygular bırakan bir eser .Söylemesi benden denemesi sizden 🙂

Sense & Sensebility yani Akıl ve Tutku yada Kül ve Ateş

Yine jane austen romanlarından bir uyarlama sense & sensebility en iyi çeviri akıl ve tutku olur sanırım. Çünkü biri aklı diğeri tutkuyu temsil eden bir birinin zıttı iki kız kardeşi anlatıyor. Elinor aklı temsil ediyor .Her şeyi içinde yaşıyor acılarından ve çektiklerindne kimsenin haberi yok .Marianne ise uçarı ,deli dolu ,tutkuyu temsil eden acısına herkesi ortak eden ,aşk uğruna hiç bir şeyi gözü görmeyen kız kardeş  ve Jane in her romanında bir adet bulundurduğu kafa karıştırıcı bir erkek  kategorisinde Willoughby var  .Mükemmelliği temsil eden bir erkek ,Jane in olmazsa olmazlarından .Benim favori karakterlerim Albay Brandon ve Elinor oldu.

Dashwood ailesinin reisi ölünce servet tabi evin büyük oğluna kalır .Mirastan hiç bir şey alamayan kızlar evlerini üvey abi ve karısına terk edip anneleri ile bir akrabanın yardımıyla bulunmuş başka bir eve taşınırlar. Bu ev diğeri gibi büyük ve gösterişli değildir. Artık para sıkıntıları vardır ve bu yeni hayata alışırken yeni insanlarla tanışırlar .İlk önce yengelerinin kardeşi Edvard girer hayatlarına ,sonra Willoughby ve Albay Brondan var tabi .  Zamanla bu iki kardeşin yaşadıkları sonucunda değişmeleri ve onların kişilikleri üzerinden bir değer yargısı sorgulamasını izliyoruz.

Ben bu uyarlamaları fazla anlatmak taraftarı değilim izleyin demekle yetineceğim .Belirtmeden geçmeyeyim bu uyarlamayı daha bir sevdim .Aşk ve Gurur kadar iyi bir roman .

Bizi biz yapan söylemlerimiz değildir yaptıklarımızdır ve ya yapamadıklarımız  🙂