Kitaplar ve BEN

bfb-horz

Son zamanlar okuduğum ama bahsedemediğim kitaplardan ve izlediğim filmlerden bahsetmek istiyorum. Önce kitaplar sağ olsun Nilü ‘den aldığım kitaplar baya oyaladı beni. Onlardan biri de Nietzsche Ağladığında kitabıydı. Bu kitabı çok ama çok beğendim ve nasıl olur da bunca zaman okumamış olurum diye kendime kızdım .Herkesin okuması gereken kitaplar diye ahkam kesenlerden olmak istemiyorum ama bu kitap okunursa pişman etmeyecek kitaplardan biri. 

Nietzsche  ile ilgili bir kitap okuyunca kütüphanem duran ama okumadığım Böyle Buyurdu Zerdüşt geldi aklıma onu da bir kaç günde bitirdim . Felsefe lise zamanlarımda da hoşuma giderdi. Madem kapıldım bu dalgaya dedim hemen ardından kütüphenin arka raflarından Faust u bulup okudum . oradaki dizelere bayıldım . 

Bitti artık huzurum, 
Gitti elden sükunum, 
Onu nerde bulurum!

Nietzsche Ağladığında kştabındaki bir sürü söze de bittim ama onların hepsini paylaşmak mümkün değil . 

Sonra Kirpinin Zerafetine başladım . Nilü haklıymış kitabı beğendim. Çok da bilgilendirici olduğuna ikna oldum. içersinden bir şeyler öğrenilecek ders çıkarılacak kitaplardan biri.

Şuan Elimde Masumiyet Müzesi var. Daha önce Orhan Pamuk okumamıştım . Bakalım onu bitirince neler düşüneceğim .

Say Anything

sayJohn Cusack ‘ın gençlik hallerinin fazlaca ilgi çektiği 1989 ABD yapımı romantik  bir film say anything. fazlaca duyduğumuz filmlerden ben her fırsatta izlemek istediğimi hatırlıyordum fakat en son vampir günlüklerindeki göndermeden sonra fırsatım oldu.

Seksenleri ayrı severim zaten romantik filmlerinde hepsi güzeldir hele şarkılar çok hoşuma gider. neyse efem filmi fazla anlatmayacağım kısa keseceğim . malum teyp sahnesi ile afişi ile dikkat  çeken bir gençlik ve aşk hikayesi . birbirinden farklı iki genç ve onların idealleri hayatta ne yapmak istedikleri çatışan yetişme şekilleri ve hayata farklı bakışları onları bu kadar farklılık içinde bir araya getiren aşk ve olmazsa olmaz tabi ki de geçlik bunalımları ne yapacağını bilmeyen kafası karışık çocuklar.

Muhakkak seksenlerden bir film izleyin ee bu film neden o film olmasın ki 🙂

James Stewart Filmlerine Bakış 2

Aslında bu yazıyı bu kadar uzatmadan yazacak böyle ara vermeyecektim ama kitaplara başlayınca bir de son zamanlarda yeni bir hobim var örgü örüyorum , hiç tahmin etmezdim ama örgü insanı rahatlatıyor yani kafanı sadece oraya veriyorsun diğer her şeyi unutup rahatlıyorsun he he 🙂 bu örgü hikayesine inşalah daha sonra devam edeceğim gelelim filmlerimize .

it is a wonderful lifeit is a wonderful life çok meşhur bir film . james i oscar kazandığı filmlerden biri ve ımdb 250 listesinde yer alıyor. bu listede benim favorilerimden harvey de yer almakta. neyse bu meşhur filmimiz hayatı sorgulatıyor. her şeyi başkaları için yapan hayallerinden vazgeçen bir adamın hikayesi bir de noel atmosferi var tabi . günün birinde bu adam intihar etmeye kalkarsa ne olur onu çok seven bir sürü insan dua eder.  bu duaların karşılında ona henüz kanatlarını kazanmamış bir melek yollanır eğer melek işini iyi yaparsa kanatlara kavuşacaktır. george ise hiç doğmamış olmayı diler. meleğimiz onun dileğini yerine getirir böylece hayatın onsuz nasıl işlediğini gösterir bu detay çok hoştu. yani hiç doğmamaış olsam acaba diğerlerinin hayatını ne ölçüde etkiler ve değiştirirdi bu durum . sorulması gereken bir soru . filmle ilgili başka detaylar vermiyorum izlemeniz gereken filmlerden biri sadece . üstelik james stewart ‘ın  o ay ı senin için yakalarım replikli flörtöz halleri kaçırılmamalı. o zamanlar flört etmek çok basit ,çok sıradan ve çok doğalmış .

bir cinayetin anatomisiBir Cinayetin Anotomisi  bir gün adamın biri karısına tecavüz ettiği için birini öldürür yani onun söylediği sebep budur. parasızlıkla boğuşan kahramanımız da bir avukattır. avukatımız bu davayı alır ve film sizi sorularla baş başa bırakır acaba katil gerçeği mi söylüyor yoksa bahane bir uydurma mı . olur da gerçeği söylemiş olsa bile böyle bir sebep cinayet için yeterli midir . böyle durumlar da öldürmek meşru sayılır mı . kim yalancı kim değil . doğru  nedir yada haklı olan kim . bir sürü soru ve bu soruya cevap arayan avukatımız onun yardımcısı alkolik bir avukat daha ve sekreter bunun yanında katilin  karısı , öldürülen adamın yakınları , hakim, duruşma salonu, savcı vs. derken mahkeme koridorlarında ilerleyen bir film . devamlı sordurup meraklandıran ama gerçeği de sonuna kadar vermemekte ısrarlı güzel bir film . tavsiye olunur .

jkjArka Pencere  çok ünlü bir hitchcock filmi. james stewart yine göz dolduran bir oyunculuk sergiliyor ama yanında bir de güzeller güzeli grace kelly var.  ayağını kıran bir gazeteci ona bakan bir hemşire ve gazetecinin sevgilisi . oyuncu kadrosu çok değil. mekan ise zaten tek mekan . bu sıkıntıdan patlayan gazetecimiz elinde dürbünü bütün gün komşuları izler ve bir gün bir cinayete tanık olduğunu düşünür. hemen sevgilisine anlatır önce kimseler inanmaz ona ama sonra hemşire ve sevgili ile birlikte katilin peşine düşerler. son sahneleri oldukça iyi olan gerilim türlerinde kendine iyi bir yer edinmiş güzel bir film .

gelelim son filmimize  The Philadelphia Story (1940) Bu film kimilerine göre çok güzel kimilerine göre ise kötü . Bana göre ise hem james stewrt hem de carry grant ın performansını izleyebileceğiniz ender bir film.  ayrıca filmin temposunu ve asla kestiremediğiniz sonunu hesaba  katarsak süprizli de bir film .

Tracy Samantha Lord Haven (Katharine Hepburn) zengin bir kadın, ilk kocasından kanlı jhkhkbıçaklı ayrılmış yeni nişanlısıyla evlilik hazırlığında bir kadın . C. K. Dexter Haven (Cary Grant), ise eski koca oluyor. Macaulay “Mike” Connor (James Stewart) ise istemeden de olsa magazin servisi için çalışan bir gazeteci.  tracy nin düğünü herkes için çok önemlidir bu yüzden ünlü magazin gazetesinin sahibi mike ‘a bu düğünü haber yapmasını söyler. mike tabi ki de burun kıvırır ama paraya da ihtiyacı vardır bu yüzden sevmediği bu işi kabul etmek zorunda kalır. mike ın bu çok gizli düğüne sızmasını sağlayacak olan kişi de eski koca c.k dexter haven ‘dır. düğünden önce bu üçlü bir araya gelir .nişanlı ,  gazeteci kadın , aile üyeleri falan derken temposu hiç düşmeyen bir film çıkar ortaya .

komik yanları da çok, düşündürmüyor ama eğlendiriyor. james stewart ın her defasında c.k dexter hevan demesi beni bitirdi. ismin o kadar uzun olması ile dalga geçip yine de hep tam ismi söylemesi , o sarhoş olduğu sahne , kütüphnecinin eski usul ingilizcesiyle kafa bulması falan çok güzeldi. bu oyunculuğu ile akademi ödüllerinde en iyi aktör ödülünü de kazanmış hakkıdır. beni daha çok şaşırtan ise carry grant oldu. james tamam da ondan böyle güzel bir performans beklemiyordum . malum ben james hayranıyım . gregory peck i de yakışıklılık olarak beğenirim ama carry grant ı o kadar filmde izlememe rağmen ondan ne bulduklarını idrak edememiştim. buradaki oyuncluğu ile anladım . ikisinin karşılıklı sahnelerinde kendimi james i değilde carry i izlerken buldum o sarhoş sahnesindeki diyalogları ile james iyi iş çıkarmıştı ama carry hiç söze dökmeden mimikleriyle başarıyor bunu. film boyunca onun o havası karakterin sevimli ve zıpır halleri falan çok hoşuma gitti. hitchcock james stewart yerine carry grant ı tercih edermiş. rivayet olunur ki vertigonun başarısızlığını james in yaşlılığına bağlayan yönetmen ondan dört yaş büyük olan carry grant ile yapmış yeni filmini oysa daha öncesinde bu projeden james e bahsetmiş ve o bu proje için oldukça heyecanlıymış.  bana kalırsa ben james i tercih ederim ama carry grant ın da hakkını yemeyelim oldukça iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmem gerekir. keşke böyle ustaları birlikte izleyebileceğim daha başka bir sürü film olsa.

filmde bir de küçük kızkardeşin dileği var ama dilek değilde beddua gibi bir şey ” tanrım ne olur bir şeyin olsun buralarda olması mümkün olamayan , hiç olmamamış bir şey olsun ”

bir yaznın daha sonuna geldik efem esen kalın 🙂

The Night Of The Hunter – Avcının Gecesi

holivud klasiklerinden biriyle devam edelim .The Night of the Hunter, yönetmenliğini Charles Laughton ‘ un yaptığı; başrollerinde Robert Mitchum, Shelley Winters ve Lillian Gish’ in yer aldığı 1955 ABD  yapımı bir kara filmdir. Davis Grubb’in romanından uyarlanarak sinemaya aktarılmıştır.

siyah beyaz filmlerin o sanatsal görüntüleri arasında kaybolduğum filmlerden biridir bu film. şiirsel bir anlatım değil belki ama bir ressamın tablosu gibi sahneler yok değil.  bir plato da çekildiği varsayılırsa hele de o göl sahneleri oldukça başarılı . gerilim hissi , avcının yaşlı kadınla söylediği ilahi sahnesi ve fotoğraflık  görselliği ile neden listelere girdiğini anlamak zor değil.

hikaye çaldığı paraları çocuklarına emanet edip yakalanan bir adamla başlıyor . çocukları sıkı sıkı tembihlemiştir  paradan annelerine bile bahsetmeyeceklerdir.  idam cezasına çarptırılan adamın koğuş arkadaşı da bir sürü dul kadını öldüren sapkın bir rahiptir. çok uğraştığı halde paranın yerini öğrenemeyen rahip hapisten çıkınca soluğu çocukların yanında alır . anneyi ikna eder onunla evlenir . çocukları da para ile ilgili sıkıştırmaya başlar. erkek çocuk fazlasıyla zekidir ama ona kimse inanmaz üstelik rahip annesini de öldürünce kız kardeşini alıp kaçmaktan başka şansı da kalmaz . böylece kovalamaca başlar.  senaryosu çok basit olsa da iyiyle kötünün mücadelesini anlatan sıradan bir film olsa da hem o muhteşem avcı karakterini canlandıran mükemmel oyunculuk performansı için hem de o görsellik için izlenmeye değer diyorum .

Ölümcül Takip / The Chaser – Bana Bunlarla Gelin

bazı filmler var ben bunu yazmalıyım muhakkak yazmalıyım diyorum. hani şurada ballandıra ballandıra anlattığım Cinayet Anıları adlı film geldi aklıma ölümcül takibi izlerken. aynı tarzda olduğunu söylesem yalan söylemiş olmam herhalde .

ben severim polisiyeleri bu yüzden bol bol amerikan polisiye tarzı işler izledim. ne var ki o film yada dizilerde olan tüm klişeler burada yıkılmış. işte bu sebepten bu film başka. en başta filmi izlerken çok bir beklentim yoktu lakin ne zaman ben filme kendimi kaptırdım ne zaman kendimi içinde hissettim ne zaman sövmeye başladım bilmiyorum.

kısaca konuya geçersek eski bir polis olan joong ho artık bir kadın satıcısıdır. ama sermaye diye tabir ettiği kadınlar bir bir ortadan yok olunca onları başkasının satmaya başladığına kanaat getiri ve kızları aramaya başlar. işte bu nokta da ilk klişe yıkılır. çünkü burada bir iyi bir de kötü karakter yok. kötü adam ve çok kötü adam var. filmin genelinde bu kötü adamlardan bolca mevcud.

ikinci klişe ise katili aramaya zahmetine girmiyoruz. katil bize direk verilmiş ve bu noktada bizim hikayeden soğumamız gerekir ee artık geriye bir şey kalmadı ki diye düşünebiliriz . katil ortada, kurbanlarını nasıl seçtiği, onları nasıl bulduğu , nasıl öldürdüğü   ne yaptığı hatta niye yaptığı. üstelik filmin ortalarına doğru katil yakanmış karakola götürülmüş ve suçunu itiraf etmiştir. the end değil mi ? hayır değil . çünkü bu katilin bulunduğunda sona erdiği filmlerden değil. asıl olay bundan sonra başlıyor.

bir kere itiraftan vaz geçen daha doğrusu sadece polislerle alay etmek için itiraf edip sonra susan ve hiç bir şey anlatmayan bir katil var. elde delil yok. ceset yok suç yok o zaman suçlu da yok. polislerin yapacağı tek şey katil olduğunu bildikleri bu adamı salı vermek . ama bizimkiler o kadar çaresiz ki polisin ağzında ”bana kanıt getirin sahte bile olsa ” cümlesi dökülüyor.

adamı konuşturmak için bir araba sopa da atıyorlar tabi .  filmin geneli hem alaya alan bir yapıya sahip , hem klişeleri yıkıyor hem de bol bol eleştiriyor ki bu eleştiriler gözünüze gözünüze sokuluyor. o kadar bariz ve o kadar direkt bir eleştirisi var ki ekranın karşısında sövmeden edemiyor insan. polisler , çarpık sistem öyle göze batıyor ki filmde suç ve suçluya ilişkin ise hiç bir eleştiri yok gibi. o kısımlar fazlaca incelenmiyor. normal bir amerikan yapımında suçlu çok fazla ön plana çıkardı yada onu yakalamaya çalışan polis . genellikle ikisi de çok zeki olurdu. burada değil. polisler tam bir acizlik içinde. suçlu ise ortama bir psikopattan öteye geçemiyor. o kadar basit bir suçlu ki kurbanlarını çekiçle öldürüyor. onu da öyle acemice yapıyor. suç da fazla önemli değil bu filmde. kimse aman tanrım kaç kişiyi öldürmüş demiyor. olağanüstü bir durum yok. o kadar değersiz ki bir valinin yüzüne atılan pislikten bile değersiz bir olay.

izlerken öfke duyuyorsunuz katil elini kolunu sallayarak çıkıyor yeni insanlar öldürüyor ama polis bir şey yapamıyor. işte bu noktada film aslında bırakın abartılı cıs leri gerçek hayatta işler böyle yürür. her zaman iyiler kazanmaz. her suçlu cezasını çekmez diyor.

olay yerini inceleyemeyen işleri öyle üstün körü yapan polisler olaya çok fazla gerçeklik katmış. diğer filmi de bu filmi de sevmemin iki nedeni var sanırım biri gerçeklik duygusu diğeri de getirdiği eleştiriler.

bu korelilerin polisiye filmleri absürt komedi ile saf gerçeklik arasında asılı kalmış . traji komik ama orjinalitesini yitirmemiş. düşününce olan onca olayı ve polislerin o beceriksiz hallerini olsa olsa absürt komedi diyorsunuz.diğer taraftan bir diğer şık var o da saf gerçeklik olması ki , bu ürkütücü bir  fikir. dehşet dolu dakikalar yaşatan filmde nasıl oluyor da gülmeden duramıyoruz ona da aklım ermedi. velakin orijinal bir iş. bana bunlarla gelin ey sinema dünyası diyorum.

şiddetli tavsiyemdir ey dostlar 🙂