Witness for the Prosecution – Beklenmeyen Şahit

Billy Wilder ‘ın filmlerine baktım geçenlerde çiftte tazminatı izlemiştim merak ettim başka neler var diye. Meğersem o meşhur Sabrina kendisine aitmiş ayrıca benim cuma kızı versiyonunu izlediğim front page adlı bir uyarlamasını bile yapmış. Bir sürü film vardı merak ettiğim en çok sunset bulvarı nı izlemek istiyordum ama onca film arasından bunu seçtim çünkü  hikaye agatha christie ye ait , malum çok severim kendisini ,hiç vakit kaybetmeden başladım izlemeye.

filme geçmeden önce yönetmene , senariste , oyunculara tam puan verdiğimi belirteyim , onları övmek için söyleyecek söz bulamıyorum , hepsi de iyi iş çıkarmış ortaya gerçekten dillerden düşmeyecek bir ziyafet çıkmış .

Genelde yorumlar finalle ilgili kimsenin tahmin edemediği ve çok şaşırdığı yönünde ama ben en başından beri biliyordum belki yazarın tarzına olan alışkanlığımdan belki hem ters köşe senaryolar olsun diye beklentimden olması gereken budur dedim ve sonunda yanılmadım 🙂

Film 1957 yapımı yönetmeni billy wilder tabi ki , polisiye gizem türü , senaryosunda Agatha Christie, Larry Marcus, Billy Wilder, Harry Kurnitz gibi büyük bir kadro var , IMDB Puanı: 8.4  ülke de tabi ki ABD.

En iyi mahkeme sahnelerinin bu filmde bulunduğunu söyleyenler azımsanmayacak kadar çok . Bende izlediklerim arasında paradine case ve bu filmi en iyi mahkeme sahneleri konusunda listelerde ilk sıralara yerleştirdim.

Gelelim konusuna kalp krizi geçirdikten sonra ilk defa iş yerine gelen zeki avukatımız sıkıcı davalar almak zorundadır , doktoru öyle tembihlemiştir lakin o bunu istemez ve zor bir davayı kabul eder. bu dava bir cinayet davasıdır. genç bir adam yaşlı bir kadını öldürmekten suçlanır.  üstelik adamın karısı onun aleyhine tanıklık etmekte kocasının katil olduğunu söylemektedir. fakat avukatımız adamın masum olduğuna inanmıştır. artık onun suçsuzluğunu ispat için çalışmaya başlar.  geçekten iyi bir film , finali de hoş olmuş ben pek sevdim , asla sıkılmayacağınıza eminim . iyi seyirler efem 🙂

HELPLESS – ÇARESİZ

Yine bir kore yapımı gerilim , gizem filmi ile karşınızdayım ama bakmayın türünde gerilim dese de öyle ahım şahım bir şey yok hatta ben gerilmedim bile 🙂  ama yine de fena film olmamış bunların gerilim filmlerini seviyorum ben. sonu ve gidişatı her ne kadar tahmin edilebilinir olsa da keyif alınan bir film olmuş.

konuya gelirsek iki nişanlı düğünden önce aile ziyareti için yola çıkar ama yolda hanım kızımız kaybolur . damat a ne yapsın başlar onu aramaya aradıkça da olaylar beklenmedik bir yere doğru ilerler. onun için polise giden kayıp ilanı veren adam aslında nişanlısını hiç tanımadığını fark ediyor sonra onu bulmak için polislikten rüşvet yüzünden atılmış bir akrabasını da bu iş için özel dedektif niyetini tutuyor. bu iki adam kadını bulmak için uğraşırken bizde akıl yürütüyoruz ne oldu acaba diye çok sürmeden de ampul yanıyor olayı anlıyoruz.

biraz ön bilgi olacak amerikan yapımı bir film vardı hayatın benim diye oradan bir parça esinlenme hatta daha fazlası var gibi bilemeyeceğim belki de amerikalılar esinlenmiş hiç oturup araştıramayacağım. işte film size eğer izlediyseniz o filmi hatırlatıyor ki onu yazarken de ne kadar kolay çözülen bir film olduğundan yakınmıştım.

şöyle biraz kafamı meşgul edeyim ama çok da zorlamayayım diyorsanız tam da sizlik bir film .

not : ne kadar eleştirsem de seviyorum böyle filmleri canım 😀

iyi seyirler efem 🙂

” Kontes ” Ah Gençlik Ah

uzun zamandır film yazmıyordum bu yüzden film yazılarına devam edelim . Kontes değişik bir senaryoya sahip karanlık bir film. tarihi olmasının yanında karanlık ve gizemli havası ilgi çekiyor.  kontesin hayatı daha doğmadan bellidir çok zengin bir ailenin kızı olarak büyütülür. protestan olan kontesin kiminle evleneceği de bellidir tabi ama o bir köylüye aşık olur hamile kalır . daha on beşinde çocuk sahibi olur fakat annesi bebeğini ondan alır . onu hiç görmez bile. kontes daha çocukken merhamet duygusundan habersiz soğuk bir insan olarak yaşar. bu yüzden sevdiği adam öldürüldüğünde veya bebeği ondan alındığında unutabilir .

iyi bir evlilik sahip olduğu zeka ile işletilen mülkler sayesinde üç çocuk sahibi bir kadın olarak kralın bile onan bir servet borçlu olduğu güçlü bir soyludur.  hakkında tuhaf inançları olduğuna dair söylentiler çıksa da hayatı iyi gitmektedir fakat kocası ölünce kontes genç bir adama aşık olur. onunla sürdürdüğü aşkı çok güzel giderken genç adam nişanlanmak için onu terk eder üstelik 17 sinde bir kızla. kontes artık delirmenin eşiğindedir . yaşlı olduğu için sevdiği adamı kaybettiğine inanır ve bir gün tesadüfen kafasını yardığı bir hizmetçi sayesinde kanın onu gençleştirdiğine inanır. ondan sonra da ardı arkası kesilmeyen genç kız cinayetleri başlar.

kızların kanı için ölümüne kimseden ses çıkmaz fakat bunları izleyen zeki bir adam her şeyi planlamış kontes in servetine konmak için onu ihbar eder. film boyunca kontes in delirdiğine şahit olduk , en başından beri acımasız biri olduğuna da ama ayrıca onun için yapılan planlar ve hileler ile nasıl zora düştüğüne de belki de kontes hiç bir zaman kan için insanları öldürmedi dedirtecek ince detayları ile öyle de olabilir böyle de hikayenin aslını kimse bilmiyor demek istemişler sanki.  istense farklı düşünülebilinir her ikisi de olabilir kontes bir cani de olabilir bir masum da fakat filmimiz de bir cani . genç kızları güzelleştiğine inandığı için öldüren bir cani.

kontes insanı çok fazla felsefik düşünceye de salıyor mesela onun savaşta insanları öldürseydim kahramana olurdum ama şimdi canavar olarak görülüyorum oysa bende sadece onlar gibi öldürdüm dediği sahneler ve inançlı bir insan olmaktan çıkıp dini inanışını terk ettiği yerlerde fazlaca düşündürüyor.

ve güzellik sonsuz gençlik , kontesin yaptığı yanlış bariz bir yanlış ama istediği o kadar büyük bir suç değil kim istemez ki gençliği , doğanın dengesi falan kim dinler bunları kırış kırış ellerine baktıkça yüzleştiği gerçek varken üstelik her istediğine sahip olabileceği sınırsız bir servetle istediği tek şeye sahip olamamak insanı delirtmez mi ? kim yüz çevirebilir gençlik pınarını bulsa , kim karşısında dik durabilir sonsuz gençlik hayalinin ? gençliği arzulamak suç değil asıl suç aşk yüzünden çıldırıp insan öldürmek kontesin gençlik merakı anlaşılabilinir ama öldürme hissi , acımasızlık  işte bu anlaşılamaz . cinayetin hiç bir türlüsü anlaşılamaz ki .

bu film o karanlık havası , verdiği mesajları , gizemli oluşu , size yazdıracağı türlü türlü senaryoları , felsefik yaklaşımları ,ve gençlik uğruna yapılan akıl almaz davranışları ile  değişik ve düşündürücü . tavsiye olunur efem 🙂

The Lodger ve Cry Wolf

iki polisiye türünden bahsetmek istiyorum . the lodger yani kiracı kendisine örnek olarak karındeşen jack i almış olan bir katil hayat kadınlarını öldürür . dedektifler de yaptıkları araştırmada bu katilin yedi yıl önce iki hayat kadınını öldüren kişi ile aynı olduğunu keşfederler . fakat ortada bir sorun vardır yeni sene evvel birini katil olarak yakalayıp asmışlardır. suçsuz birini astığı için dışlanan bir dedektif onun çaylağı , katil , kiracı ve hastalıklı bir kadın etrafında şekillenen bir öykü. hikaye boyunca katil size direk olarak verilse de şüpheye düşürmek için baya uğraşılmış acaba katil kim sorusu için emek vermişler ama ben yemem benim için sıradan bir hikaye olsa da  türe yabancı olanlar için kafa karıştırıcı olabilir katil kim sorusu içinde dedektif mi , güvenlik görevlisi mi , karısı mı , kiracı mı diye soruyorsunuz bir de şizofreni var tabi ama klasik olarak olayı beklenen sona bağlamadığı için bir şans verilebilinir bir polisiye olduğunu düşünüyorum.  polisiye de çok seçici olduğum için bu bir övgü tavsiye edilir.  mükemmel olmasa da iyi vakit geçirirsiniz , merak unsuru fazla olmasa da biraz da olsa düşünmeye iten bir film.

cry wolf ise bir grup öğrencinin bir yalan oyunu oynamasıyla çığırından çıkan işleri anlatıyor.  bir katil ile ilgili uydurulan bir yalan bütün okulda kasıtlı olarak yayılır. bunu yapan gençlerden biri bu yalanın gerçeğe dönüştüğünü iddia edip diğerlerini uyarmaya çalışır.  ama kimseyi inandıramaz . o kovalamaca içerisinde kendini ve diğerlerini ölümden kurtarmaya çalışırken farkında olmadan bir tuzağın içine çekilir. aslında tahmin edilebilinir bir film ama çok da kötü değil. bunun arkasında ki zekayı izlerken sıkılmıyorsunuz fakat bence katili bu kadar belli etmemeliydiler o zaman gerçekten iyi bir film olurdu. neyse çok konuşmayalım polisiye türünde iki  film izlemek isteyenlere duyurulur . esen kalın efem 🙂

Siyah Beyaz Hayatlar – Siyah Beyaz Filmler

bu gün son zamanlar hep siyah beyaz filmler izlediğimi fark ederek neden bu izlediklerimi yazmıyorum dedim.  seviyorum eski yapımları  ve onların alt yazılı olması yani  dublajlı olmaması , eski havaları , kendine bağlayan bir gizemi var  benim için .

ilk filmimizden bahsetmeden önce bu filmlerin hemen hepsinde neden cary grant var anlamadım yani bilerek yapılmış bir seçim değil yoksa ben clark gable ı tercih ederim 🙂  nasıl farklı bir ülkenin filmlerini ilk izlemeye başladığımda hep aynı adamların filmlerine denk geliyorsam bu siyah beyaz filmlerde de hep carry grant a denk geldim . demek ki o zamanlar pek popülermiş 🙂

his girl friday ile başlayalım yani türkçesi cuma kızı olan bu film aslında frontpage adlı bir tiyatro oyunundan filme dönüştürülmüş. dakika başına en fazla repliğin geçtiği film olma özelliğini taşıyor karakterler asla susmuyor o denli çok konuşmanın olduğu bir film bu .  film 1940 yapımı 92 dk uzunluğunda.  film  büyük bir gazetenin editörü olan walter ın boşandığı karısı ona gelip yeniden evleneceğini , nişanlısı ile başka bir şehre gidip yarın nikah kıyacağını söyler. walter ise işi bırakacağını söyleyen kadının evlenmesini istemez çünkü en iyi gazetecilerinden birini kaybetmek istemez bu yüzden çeşitli dalavereler ile onu oyalamak ister. Hildy ise sakin bir hayat huzurlu bir aile hayatı istediğini söylese de gazetecilik damarlarında yer bulmuştur bundan o kadar kolay vazgeçebilecek gibi durmaz. film bir yandan politikacıları eleştirirken diğer yandan haber için cinayet dışında her şeyi mubah gören gazetecileri eleştiriyor üstelik bunu komedi dozunu düşürmeden ve hiç yavaşlamadan yapıyor . severek izleyeceğiniz bir film. eğlencesi  iyi , eleştirisi dozunda 🙂

suspicion yani şüphe yine bir carry grant filmi . bu filmde üç kağıtçı bir adamın parası için bir kadınla evlenmesini konu ediniyor ama kadın evlendikten sonra kocasının beş parasız , yalancı ve dolandırıcı olduğunu öğreniyor ama yine de onu sevdiğinden terk edemiyor ta ki bir gün onun para için kendisini öldürebileceğine ikna olana kadar bundan sonra da acaba nasıl yapacak diye kadının şüphelerine ortak oluyoruz . mesela ona süt götüren adam kesin içine zehir koymuştur falan diye hayal ediyoruz . peki film nasıl benim kanaatim sanki bir şey olacakmış gibi verip ama asla seyirciyi tatmin etmeyen filmlerden biri . genel anlamda kötü değil belki kadının her şeyi tek tek öğrenmesi falan izleniliyor ama tavsiye edebileceğim kadar da beğenemedim.

the paradine case  namı diğer paradine davası gregory peck in oyunculuğu ve senaryonun iyi olması üstelik çekim teknikleri beni yeterince tatmin etti. en çok da o kadının etrafında dönene kamera tekniğini sevdim çok hoş gizemli bir hava katmış.  peki konu nedir. çok ünlü bir avukat  kör kocasını zehirlediği iddiasıyla tutuklanan bir kadının davasını alır. başlarda bu dava onun için şan ve şöhret demek . ününe ün katmak. çok mutlu bir evliliği de vardır ama müvekkili öyle dişli bir kadındır ki adam ona aşık olur. karısı da dahil herkes de bu durumun farkındadır . bir taraftan kadının masumiyetini ispatlamaya çalışırken diğer taraftan kıskançlık krizlerine girer. üstelik karısını da idare etmek zorundadır. bunların hepsi yetmezmiş gibi bir de sevdiği kadının gerçekten katil olması ihtimali vardır ki bu da beynini kemiren en büyük düşüncelerdendir. bu karmaşıklığın arasında o araştırmasını yaparken biz de katil mi değil mi . nasıl . neden sorularına yöneliyoruz. filmi beğendim . bilhassa o dava sahnelerini ve zeki hakimi çok sevdim. itirazlara verdiği cevaplarla beni zekasına haran bıraktı üstelik hazır cevaplılığı da göz ardı edilemez. paradine davası başkaları tarafında ortalama bir film olabilir ama nedense benim gözümde çok ayrı bir yer edindi. en sevdiğim sahnelerden biri de  uşağın gece yarısı avukatın odasına girmesi ve ikili arasındaki diyaloglardı. gizemli olduğu kadar gotik bir havası da vardı bu sahnelerin . sevdim , beğendim .

notorious yani aşktan da üstün   bu film de yine carry grant ile baş başayız ama bu sefer çok farklı bir rolde bu adamı izlediğim karakterler genelde komik adamlardı . ilk izlediğim  arsenik kurbanları filmi biz de ahu dudu likörü  hali ile bu filmdeki soğuk ajan halleri hiç uyuşmuyor. bu bir ajan filmi desem yeridir sanırım. babası alman olan bir kadın babasının tutuklanmasından sonra polislerden nefret eder. çünkü babası ülkeye ihanetten hüküm giymiştir. bir gün yakışıklı bir adam karşısına çıkar ve ona yardım etmesini teklif eder. babasının dostlarının arasına sızıp onlar için bilgi toplayacaktır. kadın işi alır adamla kadın rio ya gider aşık olur ve görev belli olur. görev kadının bir adamı baştan çıkarmasına bağlıdır. ki bu tür filmlerde kadınların böyle kullanılmasına itirazım olsa da izledik . adam tercih yapacaktır ya sevdiği kadın yada görevi . kadın da tercih yapacaktır. işler böyle bir kaygan zemin üzerine inşa edilir. aşk sorgulanır. birileri kazanır birileri kaybeder ama bu aşk sorgulamaya girdiğinde bence zaten kaybetmiştir. neyse filmin sonu işleyişi hep benim düşüncemin aksine oldu. zaman farkı sanırım 🙂 izlemek isterseniz ortalama bir film diyeyim .

filmler bitti . ilk film dışındakilerin alfred hitchcock filmleri olduğunu da belirteyim . olur da şöyle siyah beyaz bir şeyler izlemek isterseniz buyurun buradan yakın 🙂 hoşça kalın efem 🙂

not  : bu filmlerdeki kadınlar ne kadar da güzel yarabbi ?

Ölümcül Takip / The Chaser – Bana Bunlarla Gelin

bazı filmler var ben bunu yazmalıyım muhakkak yazmalıyım diyorum. hani şurada ballandıra ballandıra anlattığım Cinayet Anıları adlı film geldi aklıma ölümcül takibi izlerken. aynı tarzda olduğunu söylesem yalan söylemiş olmam herhalde .

ben severim polisiyeleri bu yüzden bol bol amerikan polisiye tarzı işler izledim. ne var ki o film yada dizilerde olan tüm klişeler burada yıkılmış. işte bu sebepten bu film başka. en başta filmi izlerken çok bir beklentim yoktu lakin ne zaman ben filme kendimi kaptırdım ne zaman kendimi içinde hissettim ne zaman sövmeye başladım bilmiyorum.

kısaca konuya geçersek eski bir polis olan joong ho artık bir kadın satıcısıdır. ama sermaye diye tabir ettiği kadınlar bir bir ortadan yok olunca onları başkasının satmaya başladığına kanaat getiri ve kızları aramaya başlar. işte bu nokta da ilk klişe yıkılır. çünkü burada bir iyi bir de kötü karakter yok. kötü adam ve çok kötü adam var. filmin genelinde bu kötü adamlardan bolca mevcud.

ikinci klişe ise katili aramaya zahmetine girmiyoruz. katil bize direk verilmiş ve bu noktada bizim hikayeden soğumamız gerekir ee artık geriye bir şey kalmadı ki diye düşünebiliriz . katil ortada, kurbanlarını nasıl seçtiği, onları nasıl bulduğu , nasıl öldürdüğü   ne yaptığı hatta niye yaptığı. üstelik filmin ortalarına doğru katil yakanmış karakola götürülmüş ve suçunu itiraf etmiştir. the end değil mi ? hayır değil . çünkü bu katilin bulunduğunda sona erdiği filmlerden değil. asıl olay bundan sonra başlıyor.

bir kere itiraftan vaz geçen daha doğrusu sadece polislerle alay etmek için itiraf edip sonra susan ve hiç bir şey anlatmayan bir katil var. elde delil yok. ceset yok suç yok o zaman suçlu da yok. polislerin yapacağı tek şey katil olduğunu bildikleri bu adamı salı vermek . ama bizimkiler o kadar çaresiz ki polisin ağzında ”bana kanıt getirin sahte bile olsa ” cümlesi dökülüyor.

adamı konuşturmak için bir araba sopa da atıyorlar tabi .  filmin geneli hem alaya alan bir yapıya sahip , hem klişeleri yıkıyor hem de bol bol eleştiriyor ki bu eleştiriler gözünüze gözünüze sokuluyor. o kadar bariz ve o kadar direkt bir eleştirisi var ki ekranın karşısında sövmeden edemiyor insan. polisler , çarpık sistem öyle göze batıyor ki filmde suç ve suçluya ilişkin ise hiç bir eleştiri yok gibi. o kısımlar fazlaca incelenmiyor. normal bir amerikan yapımında suçlu çok fazla ön plana çıkardı yada onu yakalamaya çalışan polis . genellikle ikisi de çok zeki olurdu. burada değil. polisler tam bir acizlik içinde. suçlu ise ortama bir psikopattan öteye geçemiyor. o kadar basit bir suçlu ki kurbanlarını çekiçle öldürüyor. onu da öyle acemice yapıyor. suç da fazla önemli değil bu filmde. kimse aman tanrım kaç kişiyi öldürmüş demiyor. olağanüstü bir durum yok. o kadar değersiz ki bir valinin yüzüne atılan pislikten bile değersiz bir olay.

izlerken öfke duyuyorsunuz katil elini kolunu sallayarak çıkıyor yeni insanlar öldürüyor ama polis bir şey yapamıyor. işte bu noktada film aslında bırakın abartılı cıs leri gerçek hayatta işler böyle yürür. her zaman iyiler kazanmaz. her suçlu cezasını çekmez diyor.

olay yerini inceleyemeyen işleri öyle üstün körü yapan polisler olaya çok fazla gerçeklik katmış. diğer filmi de bu filmi de sevmemin iki nedeni var sanırım biri gerçeklik duygusu diğeri de getirdiği eleştiriler.

bu korelilerin polisiye filmleri absürt komedi ile saf gerçeklik arasında asılı kalmış . traji komik ama orjinalitesini yitirmemiş. düşününce olan onca olayı ve polislerin o beceriksiz hallerini olsa olsa absürt komedi diyorsunuz.diğer taraftan bir diğer şık var o da saf gerçeklik olması ki , bu ürkütücü bir  fikir. dehşet dolu dakikalar yaşatan filmde nasıl oluyor da gülmeden duramıyoruz ona da aklım ermedi. velakin orijinal bir iş. bana bunlarla gelin ey sinema dünyası diyorum.

şiddetli tavsiyemdir ey dostlar 🙂

Criminal Minds Etkisi

aslında çok çok üşengeç olmama rağmen bu dizi yaz artık dedirtti. kendime hakim olamıyorum en iyisi yazıp vicdan azabından kurtulmak son zamanlarda blogumu pek sessiz sedasız bıraktım. taslaklar aldı başını gitti. eskiden böyle değildim. çok fazla yazıyordum.

criminal minds ı biri bana tavsiye etmişti ama kim hatırlayamıyorum. polisiye bulmakta güçlük çektiğimden twitter üzerinden tavsiye istemiştim. tabi o zaman bu dizinin 8 sezon sürdüğünü ve her bölümün bir saat olduğunu bir de bağımlılık yaptığını bilmiyordum. bu söylediğimde ciddiyim bağımlılık yapıyor. aman dikkat diyorum . öğrenciler , boş zamanı fazla olanlar bulaşsın diğerlerine uyarıdır . uzak durun ben yandım siz yanmayın 🙂

gelelim dizinin ne ile ilgili olduğuna . dizimiz o klasik csı dizilerden farklı ilerliyor . bu yüzden o dizilerden fazlaca izlemiş biraz değişiklik arayanlara iyi bir tavsiye olur. pek kıymeti bilinemese de kaliteli bir dizi olduğunu belirtmekte fayda var. FBI ‘nın bir biriminin seri cinayetlerle vb. çok önemli veya tekrar eden suçlar için oluşturduğu bir takımın suçluların düşünce yapısını anlayarak onları yakalamak için davranış bilimi ve profil çıkarma tekniklerini kullanmasını anlatıyor.kısacası suçluyu yakalamak için onun gibi düşünmelisin ana fikrinden yola çıkarak suçu inceleyip , kurbanları inceleyip , suçlunun davranışlarından bir profil çıkarıp suçluya ulaşıyorlar.

dizi genel anlamda bu davranış profil olayı ile farklı diğer taraftan aradıkları suçlularda asla sıradan suçlular değil genelde onlarca kişiyi öldürmüş seri katiller . her bölüm farklı ve değişik bir olay ve suçlu izliyoruz. merak unsuru hep var. sonuna kadar izletiyor. kendini ki bu sebepten 4. sezona geçtim izlediğim dizilerden içinde bu kadar bölüm izlediğim takip ettiğim çok az dizi vardır. genelde sıkılır bırakırım.

peki diziyi izleme sebeplerim en önemlisi tabi ki de doktor reid spencer . spencer adamın dibisin 🙂 kendisi fbı ajanları içersinde en sevimli , en yakışıklı ve IQ su 187 olan bir dahi. okuduğu her şeyi hatırlayan zeka küpü. kısacası he is handsome , smart,intelligent , clever , genius  🙂 ingilizce şakır şakır 🙂

işte bu adam için izlenir arkadaş kendisi şu günlerde favorim . muhteşem bir şey ya . mattew ‘ın bir de kendi sitesi var gublerland diye . adamın gerçek hayatta bile nasıl değişik biri olduğuna bu siteden ikna olabilirsiniz . çok farklı bir site .

bölümlerden birinde bayan ajan kendini kaptırmış olan dr. reid in anlattığı gizli kodu nasıl çözdüğü ile ilgili detaylardan sonra parmağı ile reid ‘in yanağına dokunup şaşkın bir ifade ile adeta insan gibi dedi muahah 🙂 bunu bende yapmak isterdim . evet adeta insan gibi 🙂  reid karakterini çok sevmemin bir sebebi think is the new sexy  olmasının yanında zekayla pek yan yana bulunamayan şefkat duygusunu da barındırması .o kadar iyi kalpli ”dahi” ler pek yoktur. karakterler genelde zeki ve soğuk olur ama reid öyle değil eve al besle 🙂

anladım bu post reid i anlatmakla geçecek bitiremeyeceğim . ne yapayım çok seviyorum . gelelim diğer karakterlere hotch var ekibin başı , lider , karizmatik , zeki ve cool . bu adamı da pek seviyorum . çok çekici bir havası var .

sonra derek var onu da sevmemek elde değil. çılgın ajan . jj ise en tatlıları .çok şirin bir şey . bir de jj yi nişanlısı var aksanına bittiğim 🙂

ve en önemlisi garcia var . tekonoliji kurdu bende öyle şeyler yapmak istiyorum . her şeyi bilgisayarından buluyor . sanki google ne yazsak gelecek diye inamammız bundan çünkü o ne yazsa geliyor 🙂 gideon ı pek sevmiyordum . o gitti sevindim .

peki dizinin kusurları yok mu tabi ki var. mesela çoğu zaman kendini tekrar olayına giriyor. her dava ve her suçlu farklı . hepsinin yaşadıkları da kişilikleri de farklı ama profilleri oluştururken genelde hep aynı tanımlamaları yapıyorlar. sanki tek bir suçlu türü varmış gibi. oysa herkese aynı elbise uymaz. terziler bundan var değil mi 🙂 mesela her profilde hep aynı cümle katil çok zeki , organize ve planlı. ya bunları nereden çıkardınız şimdi fol yok yumurta yok nerden uydurdun dediğim sahneler yok değil 🙂  bazen çok hızlı ve alacele geçişler var. bir katili yakaladıklarında onun profiline nasıl oradan gelebilirsin ki demeden edemiyorum. çok fazla hata oluyor 2. sezonda baya gözüme batmıştı mesela bu mantık hataları. garcia nın da her şeyi bilgisayarından arayıp bulması çok saçma arama motoruna beyaz ve araba yazıyor ve katili buluyor bir kişiye indirgiyor. yani beyaz araba kullanan herkesin içinden onu bulması absürt . iki kelime yazıyor katilin bütün bilgileri geliyor. bu bana mantık zorlamaları ile dolu CSI dizilerinden neden sıkıldığımı hatırlatıyor . tamam her şey mantıksal olmamalı ama bazen iyice uçuyorlar yok makine ile ortamın havasını inceleyip ortamda sakız çiğneyen biri olduğunu tespit eden CSI dizileri vardı. işte bu saçma delil toplama işinden sıkıldığım için burada delil değil de profil olması , psikoloji olması ilgimi çekiyor . bazen abartıyorlar dediğim gibi yine de dizi genel anlamda öyle kötü değil . benim gibi bu kadar kusur kadı kızında da bulunur deyip izleyebilirsiniz 🙂 çok fazla eleştirmeyelim demi ama : )

diziyi seviyorum , dr. reid i seviyorum genel anlamada suçlu psikolojisine inmelerini seviyorum. ve yine tekrar ediyorum dr. reid ‘i seviyorum ya seviyorum 🙂