James Stewart Filmlerine Bakış 3

 

vbYine james ‘in filmlerinden bahsedeceğim. İlk film çok meşhur olan Mr Smirth goes to washington  yani Mr. Smith Washington Yolunda . Bu film siyaset meraklıları için önerilecekler listesinde yer alıyor.  Deneyimsiz ve dürüst bir adamın senatör seçilerek başkentte gitmesi ve orada tanık olduğu siyaset çemberinde sıkışan insanlarla verdiği mücadeleyi anlatıyor.  Bu dürüst adam siyasetçilerin gerçek yüzünü görünce savaşmak ister ama başarılı olur mu ? Yoksa bu da diğerleri gibi baştan kaybedilmiş bir dava mıdır ? film akıcı , üslubunu sevdim . zaten Frank Capra filmi olması bile yeterli. yönetmeni geçtim james in mükemmel performansı için izlenmesi gerekiyor. içinde yer yer sinir eden amerikan milletçiliği ve gereksiz demokrasi dersi var tabi ama bunları es geçersek güzel film olmuş.

 

The Man Who Knew Too Much,  Çok Şey Bilen Adam 1956 The-Man-Who-Knew-Too-Much-1956yapımı bir film aslında bu filmin ilk versiyonu Alfred Hitchcock’s tarafından 1934 yılında çekilmiş fakat yönetmen kendisine ün getiren bu filmi 1956 yılında yine kendisi tekrar çekmiş. ben bu versiyonu james olduğu için tercih ettim . yapılan yorumlarda da bu versiyonun daha iiyi olduğunu duydum.

amerikalı bir çift  marakeş de geçirdikleri tatil sırasında fransız bir adamla tanışırlar adam ölürken doktor olan mckenna ‘nın kulağına bir şeyler fısıldar. bu değerli bilgi de doktorumuzun başına bela açar. susması karşılığında kaçırılan oğlunu geri alacağı söylenen doktor ve karısı bu suçluların peşinden ingiltereye gider ve oğullarını bulmaya çalışırlar.  que sera sera şarkısı , doris day in hem sesi hem de oyunculuğu ile renk kattığı film ayrıca iyi bir yönetmenin elinden çıkma olunca james in performansı yine su götürmez bir gerçek. yaşlandığını söyleyenlere inat iyi iş çıkarmış . güzel bir film olmuş.

Say Anything

sayJohn Cusack ‘ın gençlik hallerinin fazlaca ilgi çektiği 1989 ABD yapımı romantik  bir film say anything. fazlaca duyduğumuz filmlerden ben her fırsatta izlemek istediğimi hatırlıyordum fakat en son vampir günlüklerindeki göndermeden sonra fırsatım oldu.

Seksenleri ayrı severim zaten romantik filmlerinde hepsi güzeldir hele şarkılar çok hoşuma gider. neyse efem filmi fazla anlatmayacağım kısa keseceğim . malum teyp sahnesi ile afişi ile dikkat  çeken bir gençlik ve aşk hikayesi . birbirinden farklı iki genç ve onların idealleri hayatta ne yapmak istedikleri çatışan yetişme şekilleri ve hayata farklı bakışları onları bu kadar farklılık içinde bir araya getiren aşk ve olmazsa olmaz tabi ki de geçlik bunalımları ne yapacağını bilmeyen kafası karışık çocuklar.

Muhakkak seksenlerden bir film izleyin ee bu film neden o film olmasın ki 🙂

The Breakfast Club – Kahvaltı Kulübü

kahvaltı kulübü 1985 ABD yapımı bir film. adından sıkça bahsettiren film bir lisede  cumartesi günü ceza olarak okula gelmek zorunda kalan beş gencin tüm gününü anlatan bir film. gençler çok klişe karakterler güzel kız , sporcu , inek  , serseri ve silik kız vs. hepsinin bir etiketi var. hepsi pazartesi günü bu etiketin dahil olduğu gruptan kişilerle sıradan hayatlarına dönecektir ama o cumartesi farklı geçer.

bu beşi aynı yerde tıkılıp kalır birlikte geçirdikleri her dakika onları bir birine yaklaştırır kavga ederler, birlik olurlar, eğlenirler ve sırlarını paylaşırlar 95 dakikanın hepsi sadece bir günü anlatır o da sadece diyaloglardan ibarettir. değişik bir film . gençlerin bakış açısı , sistem ve hayata dair eleştiriler , yetişkinlere karşı tutumlar ve onları haksız bulma halleri , asilik , her şey bu filmde var. üstüne bir de aşk var filmin sonunda iki de çift oluyor bir de o kızın değişimi var yeni hali pek güzel oldu. neden oraya geldiklerini anlattıkları o sahneler çok iyiydi.

bu bir gençlik filmi ama sıradan gençlik filmleri gibi değil onları sadece aşk peşinde koşan budalalar gibi göstermiyor hepsinin hayata dair bakış açıları istekleri umutları ve kusurları var. üstelik bunu anlatırken yalın bir yöntem kullanmış öyle abartılar yok hepsi klişe insanlar işte. hayatta olabilecek insanlar .

film daha çok gençler ve onları anlamayan, onları çok fazla etkileyen, bir çemberin içine tıkmaya çalışan yetişkinler , onların aileleriyle ilgili . gençlerin sorunlarının temelinde aileler var dedirten bir film . tabi bu amerikan filmi olunca hak vermiyor da değilim hepsinin sorunlu olması bit yana aileleri onlardan daha sorumlu .

seksenli yılların iyi filmlerinden biri . müzikleri de güzel  örneğin Simple Minds – Don’t You (Forget About Me)

çok da uzun olmayan bu filmi tavsiye ediyor ve kaçıyorum.

The Lodger ve Cry Wolf

iki polisiye türünden bahsetmek istiyorum . the lodger yani kiracı kendisine örnek olarak karındeşen jack i almış olan bir katil hayat kadınlarını öldürür . dedektifler de yaptıkları araştırmada bu katilin yedi yıl önce iki hayat kadınını öldüren kişi ile aynı olduğunu keşfederler . fakat ortada bir sorun vardır yeni sene evvel birini katil olarak yakalayıp asmışlardır. suçsuz birini astığı için dışlanan bir dedektif onun çaylağı , katil , kiracı ve hastalıklı bir kadın etrafında şekillenen bir öykü. hikaye boyunca katil size direk olarak verilse de şüpheye düşürmek için baya uğraşılmış acaba katil kim sorusu için emek vermişler ama ben yemem benim için sıradan bir hikaye olsa da  türe yabancı olanlar için kafa karıştırıcı olabilir katil kim sorusu içinde dedektif mi , güvenlik görevlisi mi , karısı mı , kiracı mı diye soruyorsunuz bir de şizofreni var tabi ama klasik olarak olayı beklenen sona bağlamadığı için bir şans verilebilinir bir polisiye olduğunu düşünüyorum.  polisiye de çok seçici olduğum için bu bir övgü tavsiye edilir.  mükemmel olmasa da iyi vakit geçirirsiniz , merak unsuru fazla olmasa da biraz da olsa düşünmeye iten bir film.

cry wolf ise bir grup öğrencinin bir yalan oyunu oynamasıyla çığırından çıkan işleri anlatıyor.  bir katil ile ilgili uydurulan bir yalan bütün okulda kasıtlı olarak yayılır. bunu yapan gençlerden biri bu yalanın gerçeğe dönüştüğünü iddia edip diğerlerini uyarmaya çalışır.  ama kimseyi inandıramaz . o kovalamaca içerisinde kendini ve diğerlerini ölümden kurtarmaya çalışırken farkında olmadan bir tuzağın içine çekilir. aslında tahmin edilebilinir bir film ama çok da kötü değil. bunun arkasında ki zekayı izlerken sıkılmıyorsunuz fakat bence katili bu kadar belli etmemeliydiler o zaman gerçekten iyi bir film olurdu. neyse çok konuşmayalım polisiye türünde iki  film izlemek isteyenlere duyurulur . esen kalın efem 🙂

Ordan Burdan Şurdan :)

Uzunca bir yazı ile yine buradayım. Ne zamandır anlatmak istediklerimi,  biriktirdiklerimi anlatım gideceğim. Öncelikle bu yıl beni fazlasıyla etkileyen Another adlı nadide animenin ovası çıkmış . Olur da haberi olmayan varsa hiç durmasın hemen izlesin. Animeyi çok sevmiştim . Ovasına balıklama atladım. Animenin başlangıcından öncesine gidiyoruz . Tabi gerilim o kadar fazla değil. Sonuçta her şeyi öğrendik ama o başlangıç müziği bile beni germeye yetti.  Misaki ile ilgili bu bölümü kaçırmayın efem.

Biliyorsunuz yaz geldi yaz gelince amerikan dizileri sezon finalleri yapınca ben kendimi bir gelenek olarak asya dizisi izlerken buluyorum . onlarda sağ olsunlar her yaz bambaşka fikirlerle ve bir sürü dizi ile geliyorlar. Bu sefer tanıtımlar öyle ilgimi çekti ki bir iki olan dizi sayım hayli arttı.  Bu yılın fenomeni zamanda yolculuk. Bu sebepten rooftop prince ile açılışı yaptım. Çatı katı prensi konusu ile reankarne olayını almış bir parça zamanda yolculuk eklemiş olmazsa olmazı dramı ve entrikayı bol tutmuş ama her zaman ki gibi başlangıç bölümlerinde izleyiciyi kendisine bağlayan komediyi bol tutmuş benden de iyi puan almış bir dizi.  Diziyi ben her hafta iki bölüm şeklinde izlediğim için sıkılmadım ama toptan izlerseniz bir yerden sonra biraz sıkabilir.

Velihat prens eşi öldürüldükten sonra adamları ile katili bulmaya çalışıyor ve bir şekilde 300 yıl sonrasına ışınlanıyorlar. Bu dört adam günümüze ayak uydurmaya çalışırken çok güldüm baya eğlenceliydi. ve tabi onların düştüğü çatı katının sahibi Park Ha var. Onu üvey kız kardeşi , kayıp annesi , şirket falan derken klasik bir kdrama olay örgüsü çıkıyor ama bunun yanında şaşırtıcı kimi zamanda dedektif vari bir yanı da yok değil. üstelik geçmiş gelecek anlatırken bağlantıları bulmak fikir yürütmek falan baya ilgi çekici.  o peçe muhabbeti , kız kardeşler olayı bana biraz da ferhat ile şirin hikayesini anımsattı. izlediğim bir uyarlamada şirinden daha güzel olan ablası  yüzündeki yara yüzünden peçe takıyor ve ferhat a olan sevgisini söyleyemiyor. sonra o rengarenk kılıklar teletabies i anımsattı. ve ana fikir zaten büyülü çift kate ve leopold u hatırlattı. demem o ki fazlaca tanıdık tad vardı bu dizide. baş roldeki prensi oynayan elemanı da daha önce tarihi f4 dizisinde izlemiş oyunculuğunu hiç beğenmemiştim . o zamanlar kalas demiştim şimdi geri alıyorum gayet iyi oynamış hatta beni baya baya şaşırttı acaba eczanelerinde oyunculuk ilacı mı satılıyor . alıyorsun hapı oynuyorsun . çünkü ben bu  mimiksiz adamın nasıl oluyor da böyle oynayabildiğine hala hayret ediyorum.

final ile ilgili spoiler yapmayacağım sadece beklediğim gibi olmadı ama senaristin aslında mantıklı olanı yaptığını da kabul ediyorum verdiği onca ip ucuyla en doğru sonu yapmış. bu hikaye ancak böyle mantık çerçevesine otururdu sanırım.

Gelelim diğer zamanda yolculuk temalı diziye . Ay bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum.  Daha bitmedi üstelik diğerinden çok daha hızlı izledim.  Queen ın hyun man ‘den bahsediyorum. Konuyu okuyunca  çatı katı gibi sanmış ama fazlasıyla yanılmışım evet tema aynı ama işleniş ve diğer her şey farklı.  Bu dizi ahım şahım diyemem ama nedense kendini fazlaca izletiyor, sevdim bir yerden yakaladı beni , bağladı kendisine. Nedenini bende bilmiyorum sanırım biraz daha normal geliyor. Ha birde diğer diziler gibi süründürmüyor . Hemen bir sevme ,sevilme,kabullenme durumu var.  Konusu yine 300 yıl sonrasına gelmiş bir alim . Nedense bu zamanda yolculuk edenlerin hep sarayla ilişkileri var  ve hep bir entrika olayı. Neyse efem bu sefer alim beyimizin zamanda yolculuk yapmasını sağlayan bir tılsım.  Bende bundan istiyorum. Bu tılsım sayesinde istediği zaman geçmişe gidiyor ama geleceğe gelmesi için hayatının tehlikede olması lazım . O böyle gidip gelirken saray entrikalarını düzeltirken kızımızla tanışıyor . Kızımızda geçmişten bir kraliçenin hayatının anlatıldığı bir dizide kraliçeyi oynamasın mı ?  Alim çok zeki her şeyi çabuk kavrıyor bu sebeple sevdim. Kızımız çok masum.  İkinci adam narsist , bencil, ukalanın önde gideni bir hallyu star ki pek şeker.

Gelelim sevdiğim kısımlara aslında bütün o replikleri paylaşmak istiyorum 🙂

Birincisi alim beyimiz kızımıza sorar ”bu dünyada insanlar mutlu olduğunda ne yapar. ” Pek zeki olmayan bunu da çekinmeden her fırsatta itiraf eden kızımız ”sarılırlar ” der. Alim sorar ” herkes mi yani kadın erkek fark etmez mi .”  kızımız ”hayır ” der  ve alim kızımızı ahtapot gibi sarar ve o replik çıkar ” ohh ne güzel dünyaymış bu ”’ ee alim bey güzel kıza sarılırsan tabi güzel olur dünya 🙂

Sonra kızımız alim beye günümüz vedalaşma şeklini öğretiyor o da bunu hiç anlamıyor sonra vedalaşmanın dibine vuruyor kütüphane sahneleri çok güzeldi 🙂

Kızımız devamlı adama sen bir oyuncusun diyor çapkın olduğunu ima ediyor bizimki bu kelimenin anlamını bilmiyor ama sonunda anlıyor ve itiraz ediyor ben oyuncu değilim diye ama sonra bilmiyordum şimdi anladım ben gerçekten oyuncuymuşum dediği o sahne var ya o sahne offf 🙂

kızımız her şeyi gördükten sonra gidiyor musun diyor . alim  görülecek her şey buysa gidiyorum diyor bu adam tam bir oyuncu bu ikilinin diyaloglarını çok sevdim.

ve alimin ikinci adamdan sevdiği kadını çaldığı için sarf ettiği cümle : kaleci olması demek gol atamayacağın demek değildir 🙂

keşke her şeyi hatırlasam ve anlatsam ya da siz ne duruyorsunuz gidin izleyin tabi benim kadar sever misiniz bilemiyorum .

Film de izledim önce disney animasyonu olan güzel ve çirkin i izledim çok güzeldi.  mesela çirkine kızı tavlaması için öğüt veriyorlar. hediyeler al , çiçekler , çikolatalar ve asla tutamayacağın vaatler ver 🙂 . sonra gidip uyarlaması olan beastly i izledim. başlarda o yakışıklı baş rol oyuncusuna sinir oldum. hatta nefret ettim. öyle bir karakter sevilir mi . ne kadar yakışıklı olursa olsun. ama saf kızımız daha o zamanlarda vurgun bu çocuğa . neyse çocuk kendini fazla beğenmiş. çirkin olanların yaşamaya hakkı yok dercesine dolanıyor etrafta bir gün başını bir cadı ile belaya sokuyor. cadı da ona hayatının dersini verecek büyü yapıyor. onu çok çirkin bir hale sokuyor. eğer bir yıl içinde onu gerçekten sevecek birini bulamazsa da sonsuza kadar böyle kalacak. cadıyı pek sevdim. çok iyi olmuş. tarzı var. neyse bu kyle denen çocuk babası tarafından bile dışlanıyor. yeni bir yere taşınıp bir hizmetçi ve kör bir hoca ile yaşıyor. kızı da uzaktan izlerken ona vuruluyor. bir şekilde onu evine getiriyor. falan  filan. bu kız buna aşık olacak da adam eski haline dönecek. öncelikle adam öyle kalsa olmaz mıydı madem kız onu böyle seviyordu neden ille yakışıklı olması gerekti ki . sonra kör hoca rolinde benim barney var ama hiç becerememiş o nasıl oyunculuktu valla yıkıldım bitse de gitsek diye mi çektin o filmi anlamadım. bırak körü sanki her şeyi gören biri gibi bakıp oynamış inandırıcı olmadı.  ama filmde çok güzel replikler yok değildi. mesela kör adamın önemli olan başkalarının beni nasıl gördüğü değil benim kendimi nasıl gördüğüm dediği sahne. kızın romantizm e ne oldu o eski aşklar uzun mektuplar dediği yer ki ona katılıyorum neden artık kimse mektup yazmıyor 😦  ve hunter ‘ın iyi bir dost olduğunu duyduğu yerde yıkılması , o hayal kırıklığı çok güzeldi. yine gerçek olmayacak bir hikaye ama izlerken sizi mutlu edecek hayallere inandıracak bir kaç saat  vadediyor.

masallarda hep iyiler kazanır , doğru olan gerçekleşir ama gerçek dünyada hep kötüler kazanır. masallardaki gibi bir hayat dileğiyle esen kalın efem 🙂

 

Bir Gecede Oldu

who’s afraid of  the big bad wolf

she afraid of the big bad wolf

Yani kim korkan hain kurtan şarkısının Clark Gable tarafından seslendirilmesiyle aklımda kalan bir film bu. Bir de onun o meşhur havuç yemesi tabi ki . Her konu hakkında bilgili olduğunu belirtmek için ” iyi olmak mı onun hakkında kitap yazacağım ” cümlesi .

Clarkk Gable ‘a Rüzgar Gibi Geçti den beri ayrı bir gözle bakarım. Sadece gözleri ile çok şey anlatan bakışları yeten , konuşmasına gerek bile duymadığım bir oyuncu kendisi. Hem en sevdiğim o cümleyi ” Açıkçası canım umurumda değil ” ‘i söyleyip o sahne ile efsaneleşmiştir.

Siyah beyaz filmleri de severim. Eğlenceli olduğunu duyduğumdan izlemeye başladım. Pişman da olmadım. Keyifli vakit geçirdim.

Kikaye ise çok tanıdık , zengin bir kız sevdiği adama gitmek için kaçar ve yolda tanıştığı gazeteciye aşık olur. Tabi bu süreçte bir sürü şey yaşarlar falan filan.  Zaten benzer senaryolarda gördüğüm üzere Leap Year ve bir hint filminde olduğu gibi kaçan kız asla sevdiğini düşündüğü adama gidemez çünkü ona ulaştığında çoktan ona gitmek için yardım aldığı başka bir adama aşık olmuştur bile.

Demek ana fikir neymiş kızların  kaçması çok tehlikeli 🙂

Ayrıca kaçan zengin kızın hakkında yazı yazmak için ona yanaşan gazeteci klişesi türk filmlerinde dahi kullanılmıştır. Gözünü seveyim yeşilçam 🙂

otobüste hep birlikte söyledikleri şarkıda çok eğlenceliydi.  şarkının adı The Daring Young Man on the Flying Trapeze  sözleri çok eğlenceli.

Bu da bir aşk filmi işte . İzlemek isteyenlere .

FLİPPED – İMRENDİM

Bu filmi nasıl anlatsam asıl çok ama çok sevdiğimi nasıl anlatsam kelimeler yetersiz kaldı . Son zamanlarda romantik komedi arayışına girmiş fakat istediğim gibi bir film bulamamıştım. Uzun zamandır böyle keyifli böyle mutlu eden bir film izlemedim. Fakat sonunda o kadar çok imrendim ki bahtsızlığa yandım 🙂

Sırayla anlatmayı deneyeyim .

Hikaye anlatıcısı gibi karakterlerin ağzından dinlediğim filmleri daha  çok seviyorum bu film öyleydi.

Hem kızın hem çocuğun ağzından aynı olayları farklı bakış açıları ile izledik bunu sevdim .

Hikaye 1957 yılında geçiyor ki retro insanı winpohu bunu da sevdi .

İlk aşkı böyle saf ve sıcacık bir şekilde anlatmayı başarmış bunu da sevdim .

Çınar ağacının manzarısnı çok sevdim. O kızın yerinde olup o manzarayı ben izlemek isterdim.

Ha bir de neden biz  de basket boy olayı yok. Çok imrendim çok . Hiç haberimiz yok böyle şeylerden azizim 🙂

Repliklerini sevdim .

”Ayrıca bütünün, kendi parçalarının bir araya gelmesinden daha fazlası oluşunun ne demek olduğunu biliyordu. Bunun, insanlarda da aynı olduğunu söyledi. Ama bazen insanlar için bütün, daha azı olabiliyormuş.”

Kimileri soluk, kimileri parlak, kimileri ise ışıl ışıldır.  Ama nadiren rengarenk biri ile karşılaşırsın işte o zaman hiç birşeyle kıyaslanamaz.

En çok da şu repliği sevdim.

” Byrce  benim ilk öpücüğümle etrafta dolaşıyordu. ”

Bu Byrce  ile  Julie ‘nin hikayesi . Byrce yeni taşındıkları evin karşısında oturan Julie ile tanışınca hayatı eskisinden farklı bir şekle bürünür. Bu hikaye o ikisinin çocukça saf duygularını öyle güzel vermiş ki herkes kendinden bir parça bulabilir sanırım. Hissedilenler ekrandan taştı geldi beni esir aldı sanki . Çok sevdim kesinlikle tavsiye ederim .

NOT: Julie sen ne tatlı bir kızsın öyle . bu kızı çok sevdim ve tabi ki şirin mi şirin Bryce ı 🙂