Ben Bu ARALAR …

f-tile

Bir blogum olduğunu hatırladım ve gelen mimleri cevaplamak için geldim ama önce neler yaptım bu uzun aradan sonra onları anlatayım istiyorum . Higashino Keigo  adında bir japon keşfettim efem kendisi polisiye yazarıymış malum ben bayılırım polisiye ye başladım uyarlamlarını izlemeye. önce THE DEVOTION OF SUSPECT X.  adlı kore yapımı filmi izledim . bu yazarın romanında uyarlama . güzel bir filmdi. nasıl cinayet örtbas edilir işte bunun cevabı bu filmde sonra matematik ile ilgili o teorem de güzel bir detaydı. 

H – KORE- 2002 kore yapımı olan h yine bir cinayet filmi ama içinde başka öğeler de vardı ben bunu çok tutmadım yine de fena sayılmazdı.

Confession of Murder (I Am a Murderer) yine kore yapımı bir film bunu da sevdim sonuçta zaman aşımının dolmasına rağmen yakalanamayan bir katili nasıl elde edildiğine şahit olmak güzeldi. sonra sen katili bulamıyorsan bırak o seni bulsun taktiği de iyiydi.

White Night yine malum japon yazarın romanından uyarlama bir kore yapımı polisiye . bu da fena değildi yani bazı vurucu sahneler olmasa pek gitmezdi ama onlar işi kotarmış . müzikler de iyiydi. 

Higashino Keigo Mysteries  adlı 11 bölümlük bir japon dizisi de izledim. onu da sevdim . bu adamın hikayeleri gerçekten güzel ve  beyni çalıştırıcı bazıları bariz olsa da bazıları düşündürücüydü. 

The Trouble With Harry 1955/ Alfred Hitchcock   harry nin derdi cinayet içerikli bir filmden daha çok bir durum komedisi gibi . diyalogları ve insanların o soğukkanlı normal tavırlı fakat cinayet gibi bir durum karşısında gülünç kalan tavırları çok hoşuma gitti.

The Innocents (1961) ve masumlar çok konuşulacak bir film. gerilim öğeleri karamsar havası gizemi şarkısının üzerinizde bıraktığı etki ve çocukların dahi harika olan oyunculukları ile gerçekten ilham alınası bir film olmuş.

c-tile

ve kitaplar kuzey ve güneyi tekrar okudum elizabet  gaskell e bir daha hayran kaldım . jane eyre en baştan bir daha okudum . ayşe kulin den birgün ü ,
Questioning the Heiress (The Silver Star of Texas: Cantara Hills Investigation)-Delores Fossen adlı romansı , turgenyev in babalar ve oğullar, tolstoy un insan ne ile yaşar , karlar kraliçesi ve  jules verne in doktor oks u okudum . Değirmenimden mektuplar, Emma– Jane Austen  ,  the professor – charlotte bronte ve seri katiller – fikret topallı okudum şimdi de Feryad -ı Garam – mehmet rauf a başladım. Çok yoğunum ama geceleri kitaplara vakit ayırıyorum . tutku gibi sardı beni okumak ne yazmak ne film ne dizi ne anime hiç birine  yer kalmadı bünyemde 🙂 Ocaktan bu yana 29 kitap okumuşum . fena sayılmaz 🙂

şimdilik bu kadar unuttuklarım ve mim lerimle umarım kısa zamanda dönerim , o zamana kadar beni özlemenizi umut ediyorum esen kalın efem 🙂

James Stewart Filmlerine Bakış 3

 

vbYine james ‘in filmlerinden bahsedeceğim. İlk film çok meşhur olan Mr Smirth goes to washington  yani Mr. Smith Washington Yolunda . Bu film siyaset meraklıları için önerilecekler listesinde yer alıyor.  Deneyimsiz ve dürüst bir adamın senatör seçilerek başkentte gitmesi ve orada tanık olduğu siyaset çemberinde sıkışan insanlarla verdiği mücadeleyi anlatıyor.  Bu dürüst adam siyasetçilerin gerçek yüzünü görünce savaşmak ister ama başarılı olur mu ? Yoksa bu da diğerleri gibi baştan kaybedilmiş bir dava mıdır ? film akıcı , üslubunu sevdim . zaten Frank Capra filmi olması bile yeterli. yönetmeni geçtim james in mükemmel performansı için izlenmesi gerekiyor. içinde yer yer sinir eden amerikan milletçiliği ve gereksiz demokrasi dersi var tabi ama bunları es geçersek güzel film olmuş.

 

The Man Who Knew Too Much,  Çok Şey Bilen Adam 1956 The-Man-Who-Knew-Too-Much-1956yapımı bir film aslında bu filmin ilk versiyonu Alfred Hitchcock’s tarafından 1934 yılında çekilmiş fakat yönetmen kendisine ün getiren bu filmi 1956 yılında yine kendisi tekrar çekmiş. ben bu versiyonu james olduğu için tercih ettim . yapılan yorumlarda da bu versiyonun daha iiyi olduğunu duydum.

amerikalı bir çift  marakeş de geçirdikleri tatil sırasında fransız bir adamla tanışırlar adam ölürken doktor olan mckenna ‘nın kulağına bir şeyler fısıldar. bu değerli bilgi de doktorumuzun başına bela açar. susması karşılığında kaçırılan oğlunu geri alacağı söylenen doktor ve karısı bu suçluların peşinden ingiltereye gider ve oğullarını bulmaya çalışırlar.  que sera sera şarkısı , doris day in hem sesi hem de oyunculuğu ile renk kattığı film ayrıca iyi bir yönetmenin elinden çıkma olunca james in performansı yine su götürmez bir gerçek. yaşlandığını söyleyenlere inat iyi iş çıkarmış . güzel bir film olmuş.

James Stewart Filmlerine Bakış 2

Aslında bu yazıyı bu kadar uzatmadan yazacak böyle ara vermeyecektim ama kitaplara başlayınca bir de son zamanlarda yeni bir hobim var örgü örüyorum , hiç tahmin etmezdim ama örgü insanı rahatlatıyor yani kafanı sadece oraya veriyorsun diğer her şeyi unutup rahatlıyorsun he he 🙂 bu örgü hikayesine inşalah daha sonra devam edeceğim gelelim filmlerimize .

it is a wonderful lifeit is a wonderful life çok meşhur bir film . james i oscar kazandığı filmlerden biri ve ımdb 250 listesinde yer alıyor. bu listede benim favorilerimden harvey de yer almakta. neyse bu meşhur filmimiz hayatı sorgulatıyor. her şeyi başkaları için yapan hayallerinden vazgeçen bir adamın hikayesi bir de noel atmosferi var tabi . günün birinde bu adam intihar etmeye kalkarsa ne olur onu çok seven bir sürü insan dua eder.  bu duaların karşılında ona henüz kanatlarını kazanmamış bir melek yollanır eğer melek işini iyi yaparsa kanatlara kavuşacaktır. george ise hiç doğmamış olmayı diler. meleğimiz onun dileğini yerine getirir böylece hayatın onsuz nasıl işlediğini gösterir bu detay çok hoştu. yani hiç doğmamaış olsam acaba diğerlerinin hayatını ne ölçüde etkiler ve değiştirirdi bu durum . sorulması gereken bir soru . filmle ilgili başka detaylar vermiyorum izlemeniz gereken filmlerden biri sadece . üstelik james stewart ‘ın  o ay ı senin için yakalarım replikli flörtöz halleri kaçırılmamalı. o zamanlar flört etmek çok basit ,çok sıradan ve çok doğalmış .

bir cinayetin anatomisiBir Cinayetin Anotomisi  bir gün adamın biri karısına tecavüz ettiği için birini öldürür yani onun söylediği sebep budur. parasızlıkla boğuşan kahramanımız da bir avukattır. avukatımız bu davayı alır ve film sizi sorularla baş başa bırakır acaba katil gerçeği mi söylüyor yoksa bahane bir uydurma mı . olur da gerçeği söylemiş olsa bile böyle bir sebep cinayet için yeterli midir . böyle durumlar da öldürmek meşru sayılır mı . kim yalancı kim değil . doğru  nedir yada haklı olan kim . bir sürü soru ve bu soruya cevap arayan avukatımız onun yardımcısı alkolik bir avukat daha ve sekreter bunun yanında katilin  karısı , öldürülen adamın yakınları , hakim, duruşma salonu, savcı vs. derken mahkeme koridorlarında ilerleyen bir film . devamlı sordurup meraklandıran ama gerçeği de sonuna kadar vermemekte ısrarlı güzel bir film . tavsiye olunur .

jkjArka Pencere  çok ünlü bir hitchcock filmi. james stewart yine göz dolduran bir oyunculuk sergiliyor ama yanında bir de güzeller güzeli grace kelly var.  ayağını kıran bir gazeteci ona bakan bir hemşire ve gazetecinin sevgilisi . oyuncu kadrosu çok değil. mekan ise zaten tek mekan . bu sıkıntıdan patlayan gazetecimiz elinde dürbünü bütün gün komşuları izler ve bir gün bir cinayete tanık olduğunu düşünür. hemen sevgilisine anlatır önce kimseler inanmaz ona ama sonra hemşire ve sevgili ile birlikte katilin peşine düşerler. son sahneleri oldukça iyi olan gerilim türlerinde kendine iyi bir yer edinmiş güzel bir film .

gelelim son filmimize  The Philadelphia Story (1940) Bu film kimilerine göre çok güzel kimilerine göre ise kötü . Bana göre ise hem james stewrt hem de carry grant ın performansını izleyebileceğiniz ender bir film.  ayrıca filmin temposunu ve asla kestiremediğiniz sonunu hesaba  katarsak süprizli de bir film .

Tracy Samantha Lord Haven (Katharine Hepburn) zengin bir kadın, ilk kocasından kanlı jhkhkbıçaklı ayrılmış yeni nişanlısıyla evlilik hazırlığında bir kadın . C. K. Dexter Haven (Cary Grant), ise eski koca oluyor. Macaulay “Mike” Connor (James Stewart) ise istemeden de olsa magazin servisi için çalışan bir gazeteci.  tracy nin düğünü herkes için çok önemlidir bu yüzden ünlü magazin gazetesinin sahibi mike ‘a bu düğünü haber yapmasını söyler. mike tabi ki de burun kıvırır ama paraya da ihtiyacı vardır bu yüzden sevmediği bu işi kabul etmek zorunda kalır. mike ın bu çok gizli düğüne sızmasını sağlayacak olan kişi de eski koca c.k dexter haven ‘dır. düğünden önce bu üçlü bir araya gelir .nişanlı ,  gazeteci kadın , aile üyeleri falan derken temposu hiç düşmeyen bir film çıkar ortaya .

komik yanları da çok, düşündürmüyor ama eğlendiriyor. james stewart ın her defasında c.k dexter hevan demesi beni bitirdi. ismin o kadar uzun olması ile dalga geçip yine de hep tam ismi söylemesi , o sarhoş olduğu sahne , kütüphnecinin eski usul ingilizcesiyle kafa bulması falan çok güzeldi. bu oyunculuğu ile akademi ödüllerinde en iyi aktör ödülünü de kazanmış hakkıdır. beni daha çok şaşırtan ise carry grant oldu. james tamam da ondan böyle güzel bir performans beklemiyordum . malum ben james hayranıyım . gregory peck i de yakışıklılık olarak beğenirim ama carry grant ı o kadar filmde izlememe rağmen ondan ne bulduklarını idrak edememiştim. buradaki oyuncluğu ile anladım . ikisinin karşılıklı sahnelerinde kendimi james i değilde carry i izlerken buldum o sarhoş sahnesindeki diyalogları ile james iyi iş çıkarmıştı ama carry hiç söze dökmeden mimikleriyle başarıyor bunu. film boyunca onun o havası karakterin sevimli ve zıpır halleri falan çok hoşuma gitti. hitchcock james stewart yerine carry grant ı tercih edermiş. rivayet olunur ki vertigonun başarısızlığını james in yaşlılığına bağlayan yönetmen ondan dört yaş büyük olan carry grant ile yapmış yeni filmini oysa daha öncesinde bu projeden james e bahsetmiş ve o bu proje için oldukça heyecanlıymış.  bana kalırsa ben james i tercih ederim ama carry grant ın da hakkını yemeyelim oldukça iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmem gerekir. keşke böyle ustaları birlikte izleyebileceğim daha başka bir sürü film olsa.

filmde bir de küçük kızkardeşin dileği var ama dilek değilde beddua gibi bir şey ” tanrım ne olur bir şeyin olsun buralarda olması mümkün olamayan , hiç olmamamış bir şey olsun ”

bir yaznın daha sonuna geldik efem esen kalın 🙂

James Stewart Filmlerine Bakış 1

Aslında bu yazının adını James Stewart aşkına da koyabilirdim.Çok uzun zamandır yazmak istediğim hep ertelediğim bir yazı oldu. James stewart nam-ı diğer jimmy stewart amerikalı bir oyuncu 1908 doğumlu , maalesef 1997 de de vefat etmiş. Amerikan Film Enstitüsü tarafından Tüm zamanların en iyi aktörleri listesinde 3. sırada yer almaktaymış. Alfred Hitchcock, John Ford, Billy Wilder, Frank Capra çok önemli yönetmenle çalışmış . Onun hakkında kısaca bilgi verdiğime göre hemen filmlerine geçebilirim .

l_96516_0033045_4ccf1381-tile

1. Numarada benim en sevdiklerimden biri olan The Shop Around the corner var.  Bu filmde james stewart a margaret sallavan eşlik ediyor. Yönetmenliğini de Ernst Lubitsch yapmış ki yönetmenin diğer filmlerini çokça merak ettim . 1940 yapımı  ABD filmi. Film konusunu Macar oyun yazarı Miklós László’nun 1937 tarihli Parfumerie adlı eserinden alır ve film bu eserin ilk sinema versiyonu. 1998 yapımı Tom hanks ve meg ryan ın birlikte oynadıkları mesajınız var filmi de bu filmden uyarlanmış. Film, Amerikan Film Enstitüsü’ nün yaptığı 100 yılın 100 filmi listesinde 28. sırada yer alıyor. Film ile ilgili bu kadar bilgi yeterli şimdi konusuna geçelim .

Alfred Kralik ( James Stewart) Bir mağazada on yıldan beri çalışan satış sorumlusudur. O ve diğer çalışanlar patronları bay Hugo Matuschek birlikte sıradan günlük hayatın koşuşturmasında yaşamaktadırlar. Bir gün alfred kendisini geliştirmek için ansiklopedi almak ister ama yeterli parası yoktur o da bu yüzden kültürlü bir kadınla mektuplaşmaya başlar. bir süre sonrada mağazada bayan novak işe başlar. bu ikisi bir birlerini hiç sevmezler. ikisinin mektup arkadaşı olduğu ortaya çıkıncada olaylar olaylar diyemeyeceğim çünkü film öyle fazla olay barındırmıyor. Bundan ziyade eğlendiriyor kimi zaman düşündürüyor genellikle ti ye alıp dalgasını geçtiğini de söyleyebilirim çünkü iyi espriler barındırıyor. bence bu yönetmenin tarzından kaynaklanıyor tabi senariste böyle mizahi yönü fazla dalgaya alan biri olabilir. repliklerini ve şakalarını çok sevdim. o karşılaşmaları çok güzeldi. film zaten kısacık bir şey hemen bitiveriyor.

Harvey,_1950-tile

Harvey , James Stewart ‘ın oyunculuğunun ne kadar özel olduğunu anlamamızı sağlayan ender filmlerden biri. James gibi oyuncu çok zor bulunur. 1950 yapımı olan filmin IMDB  8.1 , yönetmenliğini  Henry koster yapmış . Elwood P. Dowd, karakterini ölümsüzleştiren bir film. Elwood annesi ölünce dul kız kardeşi veta ve onun kızı mrytle birlikte yaşamaya başlar. Veta kızını evlendirmek ister ama Elwood eve gelen herkese hayali arkadaşı Harvey i tanıştırmaya kalkışınca kız kimselerle tanışamamış . Elwood , Harvey ‘in 2 metre boyunda dev bir tavşan olduğunu söylüyor. En yakın arkadaşı bir pooka yani mitolojiye göre dev hayvan kılığına girebilen eğlenceli bir yaratık. fakat film boyunca diğerleri gibi biz de harvey i hiç göremiyoruz sadece elwood un onunla devamlı konuşmasından anlıyoruz. kızının da ısrarlarıyla veta elwood u akıl hastanesine kapatmaya karar verir ve onu hastaneye götürür ama doktor vetayı yanlış anlar ve hasta diye onu kapatırlar. yanlış ortaya çıkıncada tüm hastane sakinleri elwood u aramaya başlar. doktor ve hemşire kız onun bulduğunda harvey ile nasıl tanıştığını anlatır işte o sahne filmin en can alıcı sahnesidir. böyle doğal bir oyunculuk ve samimi , inandırıcı bir konuşma yoktur. işte o sahnede vuruluruz elwood a sanki dünyanın en temiz insanı olan elwood için üzülürüz de , kıyamayız ona.  elwood insanların ona deli gözü ile baktığını da bilmez üstelik. o harvey ile barlara gider insanlarla tanışıp sohbet eder , onları evine davet eder, dost olak ister olurda insanlar gelmezse de anlar ki harvy gibi bir dostları olmadığı için elwood u kıskanmışlardır. çünkü en iyilerimiz de bile bir parça kıskançlık vardır der elwood. yine de herkese harvey i tanıştırmakdan geri durmaz.

Elwood ‘un çok güzel de sözleri vardır.

Ben her zaman kiminle olursam olayım nerde olursam olayım  harika zaman geçiririm .

Ben gerçekle 35 yıl mücadele ettim , sonunda ondan bir çıkış bulduğum için mutluyum . ( Doktora söylüyordu bunu )

Biz onunla bir süre konuştuk sonra ben senin benim üzerimde avantajın var , sen benim ismimi biliyorsun ama ben seninkini bilmiyorum dedim.  ve o bana döndü ve dedi ki sen hangi isimden hoşlanırsın ? bunun hakkında ikinci kez düşünmem bile gerekmedi. harvey her zaman benim favori ismim olmuştur. bu yüzden ona dedim ki ” harvey ” ve bu herşey ile ilgili ilginç bir şey o dedi ki ne tesadüf  benim adım harvey oluverdi.

Yıllarca önce annem bana derdi ki ; bu dünyada elwood çok çok zeki yada çok cana yakın olmalısın . uzun yıllar ben zekiydim cana yakınlığı tavsiye ederim .

bu yazı için iki film yeter başka bir yazı da görüşmek üzere esen kalın efem 🙂

BİRİKTİRDİKLERİM – PART 1

Ne mi biriktirdim tabi ki yazıları . Çok uzun zaman oldu ben buraya uğramayalı yani benim için uzun zaman oldu. Bu günü bloguma ayırmayı düşünüyorum yani bu yaşlı pc izin verirse çünkü yazı yazmamı bile engelleyecek gibi duruyor.

Kaç zamandır hiç fırsat bulamıyorum bir sürü şey yazacak ama bekledikçe benim aklımdakiler e uçup gidiyor. hadi başlayalım 🙂

imagesHiç kitap okumuyorum kızgınım kendime bu yüzden ilk önce kitap tavsiyesi ile başlayalım . Kürk mantolu madonna yı okudum çok önce okumam gerekirdi zaten bir günde bitecek kadar kısa ama ben uzun yıllar bu kitaptan habersiz yaşamışım. çok beğendim . kitaptaki kadın da erkek de sosyal hayata uyum sağlayamamaları nedeniyle ilgimi fazlasıyla çekti. tabi anlatımın yanında o şiir gibi cümlelerin anlam yoğunluğu beni benden aldı. sevdim . pek sevdim . artık Sabahattin Ali ‘nin diğer kitapları için sabırsızlanıyorum.

dgSiyah beyaz filmlerden gidelim Laura 1944 yapımı bir film noir .  Yönetmeni OTTO PREMİNGER . Konusu ise genç bir kadının cinayetini araştıran dedektif onun çevresindekileri sorgulamaya başlar. olayın içine girdikçe ölen kadına yakınlık hissetmeye başlar. tabi bir cesede ilgi duymak normal değildir. daha sonra aslında ölen kadının başka biri olduğu ve lauraya çok benzediğinden o sandıkları ortaya çıkar. dedektifte ortaya çıkan laura dahil olmak üzere herkesten şüphelenip olayı çözmek ile lauranın sevgisini kazanmak arasında gidip gelir. konu itibari ile pek ilginç değil.  izlediğim film noir ler içerisinde vasat buldum . 

Bir diğer siyah beyaz film ise bir efsane haline gelmiş çok konuşulan kayıp hafta sonu . The lost kayıp haftasonuweekend ‘i izlememin en büyük sebebi tabi ki yönetmeni Billy wilder malum kendisi listeme girmiş bulunmakta 🙂 film ile ilgili kısaca bilgi vermek gerekirse. Bir alkoliğin hafta sonunda yaşadıkları anlatılıyor.  Film 1945 yapımı ımdb puanı :8.1  ve bir diğer alıntı ise şöyle En İyi Film, Erkek Oyuncu, Senaryo ve Yönetmen olmak üzere 4 anadalda Oscar’a uzanan film, 1946 yılında Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye’ye Layık görülmüştü. Premiere’e göre tüm zamanların en tehlikeli 25 filminden biri…bu kadar bilgi yeter sanırım . Gerçekten oyunculukları ile de büyüleyici bir film olmuş.

indirsiyah beyaz demişken Alfred hictchcock ‘dan bahsetmezsek olmaz. Rope yani İp 1948 yapımı polisiye gizem gerilim türünde ama bence biraz da felsefe ve psikoloji sosunda pişmiş. İki üniversiteli genç Nietzsche ‘nin bir felsefesinden etkilenirler ve sınıf arkadaşlarından birini öldürürler. sırf macera olsun ve hocalarına da ne kadar zeki olduklarını ispatlasınlar diye de cesedi sakladıkları evlerinde bir de parti verirler. o akşam yemeğinde yaşananlar diyaloglar ve insan olmanın aslında nasılda baside indirgenemeyeceği ile ilgili bir de ders barındırıyor.  gençler için gereksiz insan ölmeli bu sorun değil kimin gereksiz olduğuna da onlar karar veriyor. bu kararı kimin verebileceğine dair de düşünceleri var tabi . üstelik yakalanmayacaklarına inançları da tam çünkü onlar üstün ve aşırı zeki. neyse efem . film fazlasıyla düşündürmeli iyi bir keyif sunuyor gerilim de vasatın üstünde en önemlisi film de james stewart nam ı diğer jimmy stewart var . ondan sonraki yazılarda uzun uzun bahsedeceğim fakat film izleme sebebi oluyor kendisi bilginize 🙂

Biraz da romantik komediden gidelim ne dersiniz. A bride for christmas bir saatlik romantik komedilerden . üç kez nişan a bridebozan sonuncusunda da düğünden kaçan kızımız artık evlenmemeye yemin etmiştir.  ama esas oğlan  da tam bu sırada arkadaşlarıyla iddaya girmiştir. istediği kızı elde edip evlenmeye ikna edeceğini söyler.  the one olayına fazlaca sarmış üstelik noel muhabetine de sıkı sıkıya bağlı olduğundan mutlu sonla kaplanmış her anı mesaj içerikli film . romantik komedi olarak benden fazla bir puan alamadı başı sonu hatta gidişatı belli olan ama bir saati geçirmek için ha bir de ingilizce izlerseniz dile katkısından fena değil kategorsinde yer aldı.

beatdiğer romantik komedi beauty and the briefcase  moda için yanıp tutuşan hanım kızımız özel hayatında kimseleri beğenmemektedir. bir listesi vardır ve ona göre bu listede on da on yapacak kimse yoktur. filmin başı itibari ile kıza hak verdim ortada normal adam yoktu. öylesine açtım bu filmi ingilizce izlerim diye . kızımız  önemli bir firma ile görüşür ve istediği işi almak için gizli bir şekilde bir yerde çalışıp takım elbiseli adamlar hakkında yazı yazmalıdır.  onlarla flirt edip yaşadıklarını dergide yazacaktır. bunun için bir yatırım firmasında bir çok yalandan oluşan cv ve biraz da dümenle işe girer. adam kaynayan bu yapıda flirt edecek birilerini bulmak da da hiç zorlanmaz. tam bu sırada hayatının erkeği olduğunu düşündüğü ingiliz aksanlı yakışıklı bir adamla tanışır. adam kızın listesinde ona tekabül eder ama editörü onunla çıkmasını yasaklar . kızımızda tabi ki de kalbinin sesini dinler ve bolca yalan söyler. filmde en uyuz olduğum nokta tabi ki bu kızın kör gibi o yakışıklı tatlılık misali patronun görmemesiydi. adam eher gün aynı renk gömlek giyip her gün aynı şeyi yerken fazlasıyla tuhaftı kabul ediyorum ama o creepy durumları bile sevimliydi be 🙂 tabi herkesin de anlayacağı gibi yalanlar yatsıya kadar sürdü her şey ortaya çıktı olaylar karıştı. filmi izleyin detaylarda boğulun , o patrona da aşık olun efem. ana fikirde bu liste miste boş işler canım benim hayali insanlara aşık olacağına etrafına bak gerçek insanlarla tanış olmuş . ee bu durumda kore dizilerinde adamlara aşık olmak yasak tamam mı 🙂 

ayy ne çok şey birikmiş diğerlerini de başka bir yazı da nlatayım bu gidişle en az 3 tane uzun soluklu yazı olur şimdilik bu kadar efem 🙂

Spellbound Ve Double Indemnity

Spellbound diğer adı ile the house of Dr. Edwardes türkçeye Öldüren Hatıralar olarak çevrilmiş 1945 yapımı Alfred Hitchcock filmi.  Baş rollerinde ise Ingrid Bergman ve Gregory Peck var. Gregory Peck için söyleyebileceğim tek şey yanlış zamanda doğmuşum , onun gençlik halleri beni benden alan şeylerden biri. Bayan oyuncu için ise söyleyecek söz bulamıyorum malum harika bir oyuncu.

Konusuna gelirsek yönetmen salvador dali ile çalışmış , kendisine psikanaliz konusunu almış , freud’un yaklaşımına el atmış.

Psikatrist bayan doktorumuz ve kliniğe yeni gelen doktor beyimiz arasında bir yakınlaşma olur fakat doktor tuhaf davranmaktadır. Anthony Edwards olarak bilinen kişi aslında hafızasını kaybetmiş biridir. yerine geçtiği doktora ne olduğunu da kimse bilmemektedir. polisler onun öldürüldüğünü düşünür ve suçlu da bellidir fakat bayan doktorumuz psikanaliz yöntemi ile doğruyu bulmaya kararlıdır.

filmin gerilim kısmı fazla değildi bazı sahneler dışında çok da etkilemedi . oyuncuları ve atmosferi bir de yönetmenini hesaba katarsak film için kötü bir şey söylemek haksızlık olur. kadının her şeyi benden sonra anlaması da sinir bozucu her şey ortada ama bizim doktorumuz nedense hiç fark etmiyor. neyse efem güzel ve özel filmler arasına girebilir diyerek kısa kesiyorum .

ikinci film yani çiftte tazminat  bu filmin bir film noir yani kara film olduğundan bahsedelim önce. Bu kara filmlere fena sardım ben . Çok fazla bilgi olmasa hepsini buraya yazardım ama isteyen vikipedi den bile bir sürü şey öğrenebilir. ben fazla sıkmadan filme geçeyim . 1944 yapımı , gerilim , suç  türünde yönetmenliğini Billy Wilder yapmış. oyuncu kadrosunda Barbara Stanwyck, Fred Macmurray, Porter Hall, Edward G. Robinson ve Byron Barr var. 6 dalda oscara aday olan film ne yazık ki hiç birini kazanamamış. İmdb Top 250 Listesinde mevcut olan film almış olduğu puan ile 54. sırada.

Barbara Stanwyck, müthiş oyunculuğu ile femme fatale örneği gösterdiği bir film olma özelliğini de taşıyor.

Bu film ile ilgili söylenecek çok şey var, birincisi bir film başı sonu belli iken nasıl insanı meraklandırır , ikincisi bir filmde oyunculuklar bu kadar mı gerçekçi olur, üçüncüsü bütün karakterlerinin kötü olmasına rağmen onları destekleyen seyirci kitlesi nasıl yaratılır. aslında söylenecek çok şey , sorulacak çok soru var ama kısa da kesmek gerek 🙂

Çevrim yılını düşünürsek zamanını göre çok iyi bir iş çıkarmışlar. konusu ise kısaca şöyle bir sigortacı günün birinde bir eve gider , orada tanıştığı güzel kadın ona kocasına kaza sigortası yapmasını sonrada onu ortadan kaldırarak parayı alıp birlikte olmayı teklif eder. planlar yapılır. sigortacı daha çok para almak için özel bir sözleşme ile çiftte tazminat alınmasını da sağlayacak bir sözleşme hazırlar. her şey en ince ayrıntısına kadar hesaplanır, planla da güzel bir plandır, her şeyin kusursuz olduğununa kanaat getiren çiftimiz planı gerçekleştirir sonrası mı sonrası filmde yer almakta.

diyalogları ile cezbedici olduğu kesin ve insan psikolojisine getirdiği bakış açısı da inkar edilemeyecek kadar doğru ama bir o kadar da üzücü çünkü fırsatını bulan bir insan her şeyi yapabilir cinayet dahil . kara atmosferi ve kötü karakterleri ile zevkli bir film. bir tek noktasını tam kavrayamadım , bizim sigortacının sonunda yaptığı hamle ne içindi , daha makul bir şeyler yapabilirdi diye düşünmekteyim. ha bir de kimsenin kimseye güvenmediği o çelişkili durumlarda yaşanan akıl karmaşası, güvensizlik ve bunalım da çok iyi yansıtılmış .

demem o ki bu film izlenir arkadaş zaten yüksek de bir puanı var pişman olmazsınız . bende bundan sonra kendimi kara filmlere adıyorum galiba 🙂

esen kalın efem 🙂

Strangers on a Train – Trendeki Yabancılar

Bir klasik ile karşınızdayım. Trendeki Yabancılar, (Strangers on a Train) 1951 yapımı bir Alfred Hitchcock filmidir. Patricia Highsmith’in romanından uyarlanarak sinemaya aktarılmış.

Burada bahsettim mi bilmiyorum malta şahini filmini izlemiştim onu izledikten sonra da bunu izlemeyi kafaya taktım ama çok zaman geçtiği halde bir türlü fırsatım olmamıştı.  Klasik olunca insan merak ediyor tabi .

Konusunu hep trende karşılaşan iki yabancı işleyecekleri cinayetleri değişir böylece maktul ile bağlantıları olmadığı için yakalanmayacaklarını düşünürler şeklinde biliyordum . her yerde de böyle yazıyordu. fikir iyi kurban ile hiç bir bağlantısı olmayan , tamamen yabancı birinden kimse şüphelenmez. ne var ki konu tam olarak böyle değil içlerinden biri ki kendisi psikopatlığın kitabına altın harflerle işlenmiştir bruno bu planı uygulamak istiyor. bunun için trende gördüğü tenis yıldızı guy ı ikna etmek için çabalıyor . ona planını anlatıyor. guy senatörün kızını sevmektedir. hanım kızımız da ona vurgundur lakin guy kendisini aldatmak da ün yapmış bir kadın ile evlidir ve karısı onu boşamaya razı olmamaktadır.

bruno da bunu biliyordur ve kendi babasını öldürmesi karşısında guy ın karısını öldüreceğini söyler. guy pek ciddiye almaz fakat bruno dikkate alınması gereken biridir. cinayeti işler böylece guy ı da borcunu ödemek konusunda bir çıkmaza sürükler. eğer guy katil olmazsa polise gidip cinayeti onu işlediğini söyleyecektir. bunun için kanıtı da vardır. guy bir ikilem de sıkışır kalır.

ve bruno kendi deyimi ile çok zeki bir adam. tam bir psikopat. böylesi karakterler beni heyecanlandırıyor. oyuncunun gözlerindeki o nefret , o delice bakışlar ve tiksinti , öldürürken hissettikleri ve yüz ifadesi işte baş yapıt böyle olur. oyunculukları sevdim. hikaye zaten iyi. siyah beyaz filmler her daim göz bebeğim . deme o ki benden iyi not aldı 🙂