Ateş Böceklerinin Mezarı – Grave Of The Fireflies

Hotaru no Haka yani ateş böceklerinin mezarı beni anlat anlat diye beynimde dolandı durdu bu yüzden bu blogun en kısa yazısını yazacağım .  gidin izleyin muhakkak izleyin ama öyle böyle değil beni dinleyin canım ille konuyu falan anlatmam gerekmiyor bana güvenin ve winpohu dediyse tamamdır deyip izleyin efem 🙂

Isao Takahata imzalı bir anime .  japonyada savaş sırasında bir genç ile küçük kardeşinin yaşadıklarını anlatıyor . acıklı mı acıklı savaşı anlatmadan savaşın getirdiği yıkıma dikkat çekmek böyle olsa gerek . çünkü normal savaş filmlerindeki gibi savaşa giden birinini öyküsü değil bu geride kalanların çektikleri sıkıntı ve en önemlisi yokluk o zalim kelime insanın tüylerini diken diken eden bir film.

takahata en az miyazaki kadar değerli biri ve çok başarılı en sevdiklerimden dün gibi de onun elinden çıkma bir sürü beğendiğimiz eseri mevcut bu filmde en iyi savaş filmlerinden biri . kısa kesiyorum  bence hiç kaçırmayın efem 🙂

şimdilik hoş çakalın

not : bu kısa yazma işini sevdim hep böyle mi yapsam acaba 😕

TAYFUN

Tayfun , Jang Dong Gun ‘un ilk anda dikkatimi çekti bir film . televizyonda gördüm ve oyuncuları görünce değiştiremedim.  Jang Dong Gun üstelik kötü adam olunca izlemezsem olmazdı .  bu adam da çok ünlüymüş ama ben daha yeni dizi sayesinde tanıdım olsun geç oldu güç olmadı.

film ağır bir dram öyle böyle değil .  oyunculuk performansları iyiydi ama aksiyon kısımlarını falan sevmedim senaryoda fazlasıyla zorlama diyeceğim kısımlar yok değildi . biraz hayali komplovari yanları yok değilse de filme kötü puan veremiyorum . iyi yanları kötü yanları vardı bunlar birbirini götürdü 🙂

kuzey koreli bir aile bir gün güney den gelen bir balonla oraya göç etmeye karar verir ama kaçış sırasında yakalanırlar ailenin iki küçük çocuğu dışında tüm fertleri öldürülür. geriye kalan çocuklar içinse korkunç bir süreç ve hayatta kalma mücadelesi var.

o küçük çocuk büyür güçlü bir suç örgütünün başına gelir intikam planları kurar , güney korede içinde bulunduğu bir takım siyasi ve askeri unsurlar için bu çocuğun peşine bir asker takar olay da onun ülkeyi bu suçlu tarafından tehdit edilen kimyasal silahlardan korumaya çalışması üzerine inşa edilmiş.

dediğim gibi dram dolu bir film ama oyunculuklar iyi kötü adamı sevdim acıdım , iyi adamla kötü adam birbirini anlıyor başka şartlarda arkadaş olabilirdik gözüyle bakıyorlar hayatın acımasızlığı üzerine bir film izlemek isterseniz bence fena değil .

hoşçaklaın efem 🙂

The Night Of The Hunter – Avcının Gecesi

holivud klasiklerinden biriyle devam edelim .The Night of the Hunter, yönetmenliğini Charles Laughton ‘ un yaptığı; başrollerinde Robert Mitchum, Shelley Winters ve Lillian Gish’ in yer aldığı 1955 ABD  yapımı bir kara filmdir. Davis Grubb’in romanından uyarlanarak sinemaya aktarılmıştır.

siyah beyaz filmlerin o sanatsal görüntüleri arasında kaybolduğum filmlerden biridir bu film. şiirsel bir anlatım değil belki ama bir ressamın tablosu gibi sahneler yok değil.  bir plato da çekildiği varsayılırsa hele de o göl sahneleri oldukça başarılı . gerilim hissi , avcının yaşlı kadınla söylediği ilahi sahnesi ve fotoğraflık  görselliği ile neden listelere girdiğini anlamak zor değil.

hikaye çaldığı paraları çocuklarına emanet edip yakalanan bir adamla başlıyor . çocukları sıkı sıkı tembihlemiştir  paradan annelerine bile bahsetmeyeceklerdir.  idam cezasına çarptırılan adamın koğuş arkadaşı da bir sürü dul kadını öldüren sapkın bir rahiptir. çok uğraştığı halde paranın yerini öğrenemeyen rahip hapisten çıkınca soluğu çocukların yanında alır . anneyi ikna eder onunla evlenir . çocukları da para ile ilgili sıkıştırmaya başlar. erkek çocuk fazlasıyla zekidir ama ona kimse inanmaz üstelik rahip annesini de öldürünce kız kardeşini alıp kaçmaktan başka şansı da kalmaz . böylece kovalamaca başlar.  senaryosu çok basit olsa da iyiyle kötünün mücadelesini anlatan sıradan bir film olsa da hem o muhteşem avcı karakterini canlandıran mükemmel oyunculuk performansı için hem de o görsellik için izlenmeye değer diyorum .

BestSeller ve Makinist

Yapacak işin yoksa yazı yaz kafam da duracağına burada dursun efem . best seller iyi bir psikolojik gerilim . yani alışılagelmiş bir senaryosu var kimi yerler fazlasıyla tanıdık ama yine de film kendini iyi kotarıyor . zaten sinemanın çok sevdiği klişeler yok mudur ? kaçışınız olmayan bunlardan bir kaçı: birbirini seven iki insandan birinin ölümcül hasta olduğu aşk hikayeleri , hayaletli evler ve şizofreni vb. şekilde çoğaltılabilinir .

başarılı bir yazar öyle ki son yirmi yılın en çok satanı fakat bir gün yeni yayınlanan peynir ekmek gibi satan kitabının başka bir yazardan esinlenme olduğu kaba tabirlerle arak olduğu anlaşılınca hayatı alt üst olur. kore olunca işin içinde kadın resmen toplum dışına itilir. kocası da boşanma davası açar. yazar da küçük kızını alıp yayıncısının ona tavsiye ettiği küçük bir kasabada bir ev tutar . bu ev kore savaşı sırasında bir misyonerin yetimhane olarak kullandığı bir evmiş. bu kısım fazlasıyla ipek çocuklarını hatırlatmadı değil 🙂 neyse bir çok yazar yazamadığında bu eve gitmiş öyle diyolar.

yazar hanımda bu evde yazamamanın ceremesini çekmektedir tıkanmıştır ki bu berbat duyguyu azıcık biliyorum yazar olduğum değil tabi ki yeri geliyor şuraya iki satır karalayamıyorum ondan , tabi iddialı olmadım hiç bir zaman ama bazen ilk okul öğrencilerini bile aratıyorum 🙂 yazar böyle debelenirken küçük kız hayali arkadaşının ona anlattığı bir hikayeden bahseder ,bizimki de bunu yazar, hemen basılır yine şaşalı bir dönüş olmuştur ta ki bu kitabın on yıl önce yazıldığı ortaya çıkana kadar . yazar ikinci kez başkasının kitabını kopyalamaktan suçlanır ve kimse  küçük kızının bunu anlattığına inanmaz. o da ne yapsın gerçeğin peşine düşer ve o eve geri döner. tabi sırlar da bu noktada ortaya çıkar. sonlara doğru o gerilim kısmı kayboluyor ama yerini şiddet ve kovalamaca alıyor sıkılmadan izlenebilinir  hatta bol kepçe kullanacağım iyi film bu 🙂

gelelim diğer filme holivudun çok bahsedilen filmlerinden biriydi ama bu sebeple izlemedim televizyonda dek geldim ona mahkum olunca bende neymiş bu diye baktım haliyle . aslında makinisti pek anlatmaya gerek yok benim dışında herkes de izlemiştir sanırsam. trevır ın uykusuzluk problemi vardır. iş yerinde bir arkadaşının kolu kopar bunu sebebi de trevır olunca orada istenmez , zaten berbat ve yalnız bir hayatı vardır üstüne insanların tavırlarıyla hayatı iyice çekilmez olur . trevır evine birilerinin girdiğini düşünmeye başlar , insanlar ona komplo kuruyordur, paranoyak mı davranıyor yoksa gerçekten öylemi bunların sebebi ne gibisinden sorular filmde sizleri bekliyor . iyi film tabirimi buna da kullanmak istiyorum . baş rol oyuncusu da döktürmüş . merak , gizem , psikoloji , gerilim ne arasan var bence .

bu kadar gevezelik yeter ben kaçtım . esen kalın efem.

Luch Box – İstasyonlar Gibi

Yemek Kutusu ismi bile farklı olan bu film televizyon için yapılmış . çok sevdiğim ”We Teach Love”  filmini bilirsiniz onun da içinde yer aldığı ”Best Theater”  dörtlüsünün ikinci filmiymiş.  bakmayın film anlatacak , yazı yazacak , durum güncellemesi yapacak halim bile yok. zaten anlatmayı da beceremeyeceğim galiba . nedense kelimeler dökülmüyor , öyle tuhaf ve karışık ki kafam anlatmak istediklerimi ifade edemiyorum . çok zorlandığım bu gerçeği göz ardı edersek bu filmi nedense yazmak istedim. öyle tuhaf ki o istasyon fikri çok tanıdık geldi , yalnızlık duygusuydu belki de beni çeken bilemiyorum. bu film ahım şahım değil , izleyen herkes de bunu söyleyecektir. zaten herkes de aynı etkiyi bırakan filmlerden değil ki bu,  benim için güzel ve özel,  beni bir yerden yakaladı , bir noktada kendimi buldum,  yakın geldi sanırım ondan sevdim: bilemiyorum . neyi biliyorum ki zaten .

filme gelirsek bir belgesel yüzünden kapanacak olan bir istasyona yolları düşen insanların hikayesi bu . yazıyı yazarken şu şarkıyı dinliyorum çok hoş olmuş . teoman istasyon insanları  şarkının o aynı rüyayı görüp ayrı yere giden kısmı filme uydu bence 🙂  nerde kalmıştık unutulmuş bir istasyon o kadar ki yakın zamanda kapatılmasına karar verilmiş ama onunla anıları olanları yollara döken bir istasyon . bu kelime de fazlasıyla ayrılık ve yalnızlık barındırmıyor mu istasyon çok acıklı bir kelime ya da benim ruh halimden kaynaklanıyor 🙂

yaşlı bir çift , oğlunu kaybeden bir anne ve baba , arkadaşının ölümüne sebep olan bir genç , yirmi senedir oğlunu bekleyen bir anne , sevgilisinden ayrılmış genç bir kız ve bunların içerisinde  en çok beni etkileyen o genç istasyon memurunun yalnızlığı  kimselerin olmadığı bir yerde sıkışıp kalmak , can sıkıntısı , insan özlemi en çok işte bu dokundu bana . hele onun o kızı görünce kız gördüm diye fırlaması . herkesin yaşlı olmasından dem vurması yok mu .

bu istasyon hikayesi , beklemenin , umudun , yalnızlığın hikayesi ,  bu biraz da gemiyi bekleyen ismail abiyi hatırlatıyor o gemi gelecek demek geçiyor ya içinizden bu tren de gelecek işte yada hiç gelmeyecek . heba olan hayatlar ve yanında yeniden yeşeren umutlar , insanlar istasyonlar gibiler onlar gibi yalnızlık dolu gelip geçenler var ama kalanlar yok . geldikleri gibi aynı istasyonlardan gidiyorlar.

çok tuhaflaştım değil mi belki sıcaklardan belki can sıkıntısından bilemedim yine. o kapatılmış okuldaki tekli sıralar bile yalnızlığı hatırlattı bana . sonuçta her animede filmde görürdüm o sıraları hiç bu kadar yalnızlığı temsil ettiğini düşünmemiştim. bizim de lise 2 de böyle sıralarımız vardı tekli ama biz alışıktık ya ikili sıralara sıralarımızı birleştirir öyle otururduk hocalarda anlamazdı nedenini şimdi fark ettim o zamanlar bile yalnızlık gibi geliyormuş o tekli sıralar.

lunch box bir yalnızlıklar hikayesi yani benim için öyle . geçmişe yolculuk geleceğe göz kırpma , mazinin yükünden kurtulmak belki umut belki de umutsuzluk ama bir yerlerde aklıma gelecek olan duygusal bir film. en çok da o genç memur yer etti hafızam da .  kendinize iyi davranın efem . kalabalıklar içinde yalnız kalmamanızı umut ederim.  hoşça kalın .

Ama ben sizi nasılda kırılgan, nasılda kendiliğinden sessiz ve kimsesiz sevmiştim.
Mevsimlerden bahar, kuşlardan serçe, çiçeklerden papatya, renklerden beyazdınız.
Ben sizi içimde geç kalmış cümlelerin telaşıyla ve merdivenleri üçer beşer çıkmanın çoşkusuyla sevmiştim.
Ama ben sizi son istasyonlar gibi sevmiştim.

not : bu iki filmi de sevdim diğer iki filmi de bulsam keşke .