Penny Pinchers ve PARA Üzerine

Penny Pinchers ve ya diğer adı ile many a litle romance adlı film ile sizi uzaklara asya diyarına götüreceğim.  aslında hiç aklımda yoktu film izlemek hele de kore filmi malum son zamanlarda hep eski filmlere ve yeşilçama dadanmıştım ama dün akşama tesadüfen gördüm filmi ee baş roldeki adamı da görünce hayır diyemedim.

filmin konusunu okuyunca ilgimi çekti. üniversite mezunu iş bulamamış sürekli annesinden para isteyen borç içinde ama yine de müsriflikten geri durmayan bir adam ki bu karakteri kendime çok yakın buldum hele de onun o şeker yüz ifadesiyle oyunculuğunu pek sevdiğimden bağrıma bastım.

diğer tarafta cimri mi cimri , her yolda para kazanan bunu hayat gayesi olarak edinmiş , hiç arkadaşı olmayan , gayet tuhaf kızımız var . benim en haz etmediğim huylardan biridir cimrilik. tamam müsrif de olma ama cimrilik fena illet be. boş şişleri satıyor, çöpleri ayırıp satıyor kahve içmeye gittiğinde bile şeker aşırıyor her türlü daleverede bunda .

bu ikili komşudur ve bir şekilde bir araya gelir. ben bundan sonra adam kıza doğrusunu öğretecek diye umutlanmıştım yani her şey para değildir olayına gider bu iş diye gereksiz bir beklenti içine girdim. filmin para ile ilgili olmasını sevdim. gerçekçi olmuş ki herkesin inkar edemeyeceği bir gerçek var. para çok ama çok önemli. bunları göz ardı edelim demiyorum. zaten filme de sırf her şeyin para ve gerçeklik ekseninde olması yüzünden başladım lakin benim bu aşırı hayalperest ruhum nedense filmi izlerken sonunda o fazla gerçek üstü beklenti ile doldu. her şey para değildir la diye haykırmak istedim ama koreliler beni dinler mi onlar hep bir değişik yolunu bulur bu filmi de sonunda başka şekilde bağlar.

yıllarını para uğruna heba etmek , gençlikten kaybetmek , hiç kimsesi olmadan yaşamak , sürekli çalışmak ve sonunda aslında bütün hayatı bir hiç uğruna tüketmek bence olmaması gereken bir durum . finalde böyle bir mesaj beklerdim ama onlar yine de çalışır , biriktiririz moduna gittiler. kızımız oğlanı kendine benzetti.

maddiyata çok fazla önem veriliyor . demiyorum ki sadece maneviyatla olur ama ikisini dengesini de bulmak lazım.  eskiden yemekteyiz diye bir program vardı sofra adabımızı bozmuştu atalarımızın misafir umduğunu değil bulduğunu yer sözüne karşılık , beğenmemeler , aşağılamalar, küçük düşürmeler ,puanlama sistemi gelmişti.  tam bu illetten kurtulduk dedik şimdide kılık kıyafet programları çıktı . bu sefer insanın ambalajına göre değerlendirilmesi çıktı piyasaya. nedir bu anlamadım. insanları mı puanlıyorlar. ne marka ayakkabı ,kaç paralık çanta ,ne kumaş elbise giymiş bana ne, sanan ne . hiç bir zaman insanların dış görünüşüne bakmadım, kendim içinde bunu bir kıstas olarak görmedim o yüzden özensizimdir ne bulsam onu giyer çıkarım. zaten bana ye kürküm ye muamelesi çekecek insanlarla hiç işim olmaz. o yüzden paketi yargılayan insanları kaybetmemek için çabalayamam.  nedense her yarışma programı değerlerimizi biraz daha köreltiyor. bu günlerde güzel bilgi yarışmaları var ama mesela  büyük risk , plaka , kime niyet kime kısmet ve kelime oyunu öğretici , bilgilendirici ,eğlendirici işte yarışma dediğin böyle olacak. ve merak ediyorum en son ne zaman sadaka verdiniz , ne zaman karşılıksız birine yardım ettiniz, ne zaman insanları gerçekten tanımaya çalıştınız. ön yargılarımızı kırmalı ve hayatı da fazla ciddiye almamalıyız hele sahip olduğumuz eşyaların bize sahip olduğu yapay mutluluklar için kendimizi yıpratmamalıyız.

sonuç olarak maddeye bağlı mutluluklar gelip geçicidir aynı o maddeler gibi. hazır yaşlı nineler gibi öğüt veriyorum. gençler siz de otobüslerde yaşlılara yer verin bilhassa biz bayanlara oki 🙂 . film i de unuttum bu arada biraz uzun olmasına rağmen güzeldi , eğlenceli ve güldüğüm kısımlar vardı. içinde kendinize dair bulabileceğiniz mesajlar saklı ve az biraz da düşündürücü . haydi kalın sağlıcakla

 

” YEŞİLÇAM VE AŞKLAR ”

egocuğum bana silmeden mim yollamış ki bu mim i ben zaten hep yapıyorum yazılarımın hiç birini düzeltmem silmem ben o yüzden dir ki kelimelerim hep yanlış , cümleye başlarken küçük harfler ve noktalama hataları ile doludur yazılarım. bakmayın başkaları için çok kötü huydur bu ama ben ne istiyorsam aynı şekilde aktarırım , bir şeyi yazmışsam sonra düzeltmem .

bu mim için konu aramam gerekmedi ne  kadar zamandır bahsetmek istediğim bir konu vardır yasak aşklar tabi filmlerin gözünden bunun için kendime üç tane nadide yeşilçam filmi seçtim bile.

naif aşklar bunlar , olması mümkün olmayan ama vazgeçmesi ondan da zor aşklar. ilk filmimiz ne zaman müziğini duysam beni benden alan bir demet menekşe . kartal tibet ve hale soygazi nin  oynadığı bu film hep içime dokunur. bir demet menekşe 1973 yapımı senaryosunu selim ileri yazmış  , yönetmenliğini zeki ökten yapmış. filmin tema müziği ise Mikis Theodorakis ‘in  yabancı bir film için bestelediği  ” Paola11099 ”  dır. bakınız  burada  dinleyebilirsiniz 🙂

kenan fabrikatördür , nesrin ise terzi sınıf farkı yetmezmiş gibi bir de kenan evlidir , nesrin  ise zaten zor bir hayat yaşamıştır. nişanlısı onu terk etmiştir. hiç evlenmemiş olan teyzesi gibi olmak vardır , dedikodular vardır. olmayacak iştir bu ikisini aşkı ama o kadar içine işler insanın, dokunur. nesrin kafeste gibidir , daracık mahallesine sıkışıp kalmıştır. insanlardan yorulmuş , uzaklaşmak , kurtulmak ister bu baskıdan . kenan ise istediği mesleği seçme şansı bile verilmemiş , bir çevrenin dayatmalarıyla mutsuz bir hayat döngüsü içinde kapana kısılmıştır.  her ikisi de çevrelerinden hayatlarından kopmak , istedikleri gibi mutlu bir yaşam arzularlar.  film oldukça naiftir. çok fazla olay örgüsü yoktur , genellikle duygular üstüne yoğunlaşır . nesrini  hayatını izleriz basit sıradan hayatını sonra kenan ve o hayata nasıl dahil olduğunu. üstelik o zaman güvenmek ne kadar kolaymış diye düşündürdü film bana . nesrinin kenan inanması , onunla tanışıklığından sonra bir araya gelmeleri ne bileyim bu çağ da olsa ne kenan gibi biri vardır ne de ona hemen inanacak bir nesrin vardır gibime geliyor . aynı zamanda nesrinin iş arkadaşları ve mahallelinin tutumu vardır insanlar ne kadar zalim olabiliyor. sonra yakup amca vardır bilgili yaşlı kontenjanında yer bulur her konuşması özlü söz gibidir.  nesrinin teyzesi de filmde olmazsa olmaz karakterdir. yaşanmamışlıkları simgeler, kaçan mutlulukları , terk edilen umutlar , hayattan değil belki ama kendinden vazgeçmişlik vardır buna rağmen nesrine öğüt verir başkaları için yaşamayı öğrenmesinden bahseder . ne kadar acıdır bir insanın sadece başkaları için yaşaması .  üstüne çok konuşulur bu filmin çok şey söylenir ama bazı şeylerde anlatılmayınca güzel. kenan ve nesrinin bir birlerinde buldukları o sevgi , güven duygusu onları artık bu dünyada yalnız olmayacaklarına inandıran bu güven duygusu filmin sonunda gelir sizi yakalar.  kitap arasında kurutulan menekşe ,  almanya ya gitmeye çalışan nesrini orada güvercinle olmayacağı için yüzünde beliren hüzün , o müthiş  müzik ve istanbul manzaralarıyla başlayan film , kenan ın aşık bakışları  ve nesrinin dudaklarından hikayesi dökülürken sarf ettiği   “İlk aşk, insan sevip sevmediğini bile hissedemiyor” repliği , daha nicesi filmi değerli kılıyor. Demem o ki ben sevdim . filmin senaryosuna esin kaynağı olan kitabın adı  Muazzez Tahsin Berkand’ın  “Bir buket viyolet” kitabıymış . yazarın  filme alınan kitapları arasında  Kezban (1941), Bülbül Yuvası (1943), Küçük Hanımefendi (1945),Sarmaşık Gülleri (1950) bulunuyor.  yazarın kitaplarını merak ettim ama kitap sipariş ettiğim sitede maalesef yok.  olur da biri denk gelirse bana bir haber etsin lütfen 🙂

yazarın romanları için söylediği bir alıntı paylaşacağım çok hoşuma gitti. bende yazdıklarım da okuyucu hoş zamanlar geçirsin isterim. hayal alemine dalsın . bu yüzden mutlu olunan tek yer hayaller düş kurmaya var mısın 🙂

Eserlerimde okuyucularıma herhangi bir fikir veya duygu aşılamak iddiasında değilim. Okuyucularım romanlarımı severek okuyanlar ve bazı samimiyetlerini tekrar ve zevkle gözden geçirmek ihtiyaçlarını duyarlarsa gayeme ulaşmışım demektir. Ben yazdığım romanlarda okuyucuyu hayatın iğrenç ve ıstıraplı sahalarından sıyırarak hayalimde yaşattığım güzel ve tatlı alemlerde gezdirmek ve onlara hoş saatler geçirtmek isterim.

 

diğer yasak ve de naif aşk ise zambaklar açarken . bu filminde müziğini çok sevdiğimi belirtmeliyim değil mi 🙂  film 1973 yapımı yönetmenliğini ve senaryosunu nejat saydam yapmış. başroller de kartal tibet ve filiz akın var.  o meşhur şarkıyı da erol büyükburç seslendiriyormuş 🙂 kartal tibet in oynadığı karakter gelini olan filiz akın ile yakınlaşıyor . tabi hiç bir şekilde söze dökülen bir şey yok . her şey platonik , her şey gözlerde başlıyor gözlerde bitiyor. o zambak tarlası da akıllar da yer ediyor.  sevdiği adamın gerçek yüzünü gören filiz akın ondan soğur ve aynı zamanda onun babasına yakınlık duymaya başlar. bu ikili birbirine ne kadar uyumlu ama kötü kayınvalide ve eksik olmayan diğer yeşilçam kötüleri bir araya gelir bu ikisi kavuşamaz.

ve vesikalı yarim bu film ile ilgili  ne söylenebilir bilemiyorum türkan şoray’ ın da izzet günay’ ın da oyunculuklarına şapka çıkartılır. 1968 yapımı film aslında çok klasik bir hikaye anlatıyor ama bunu biraz daha gerçeğe yakın ve biraz daha farklı anlatıyor.  manav halil ile pavyonda çalışan sabiha ‘nın aşkıdır izlediğimiz . o ikisinin her şeye rağmen bir türlü kopamayışı , derin sevgileri , ayrılmaz bağları etkiler izleyiciyi . aşka tutkuya bir selam göndemedir onların her şekilde yine de ayrı kalamamaları . bunun arka planın da ise halil vardır , evlidir, çocukları , karısı, yaşlı babası geride bıraktığı o çok farklı yaşam stili vardır. Sabiha’ nın ise yaşamı başkadır. arkadaşının siz olamazsınız uyarılarına rağmen bir türlü vazgeçmez sevdiğinden.  ta ki o hastanede aklı başına gelene kadar. o zamana kadar halil i uzak tutmak için yaptığı onca şeyin ne büyük aptallık olduğunu anlar. ona gidecektir. madem ki ayrı kalamıyordur. madem ki ne yaparsa yapsın uzaklaşamıyordur o zaman bu çaba boşunadır. sonunda halil e gitmek için karar verdiğinde ise filmin en can alıcı sahnesi çıkar ortaya sabiha uzaktan halil in manav dükkanına bakar o ailesi  karısı çocukları mutluluk tablosu çizmiştir. uzaktan uzağa izler onları . filmin diğer vurucu sahnesi benim gözümde halil in eve dönüşüdür. karısı hiç bir şey sormaz ona hemen yatağını yapar . o döşeği serişi , suskunluğu aslında burada da çok şey söylenebilir. halili in karısının gözünden, sevilmeyen ikinci kadının gözünden çok şey anlatılır . bu sahne suskunluğun sahnesi olmuş. ve halil çok sever , vazgeçmez , onun için her şeyi yapar , limon satar , hapse girer aşık halil iyidir hoştur ama baba halil işte orada sınıfta kalır ne bilim aşık olmasına bir şey dediğim yok. kimse bunu seçmiyor ve insanlar başkasına bağlıyken de aşık olabilir ama çocuklarını unutması işte orası biraz falso bir durum. sonuçta aşk başka çocuk başka. onun dışında bu film her sahnesi ile güzeldir. sabiha nın  alışveriş yapan halil e burası şimdi ev oldu dediği sahne . birlikte yaşamaları . hayatlarını verirken hiç olağandışı bir şey olamaması, her şeyin normal bildiğimiz gibi günlük bir hayat olması falan . gerçekliği baya etkiledi. neyse çenem düştü. yeşilçam bazen öyle filmler yapıyorsun ki benim bu çenem düşüyor ama kadirin kıymetin bilinmiyor, üzülüyorum .

bir başka yeşilçam yazısına kadar esen kalın efem 🙂

Sonsuzluktur Kitap…

 

kitap bence başka başka dünyalardır . ne zaman ki başka bir boyuta geçmek istersiniz o zaman bir kitap yeterlidir.  nerden çıktı bu yazı tabi ki serseri depresyonun beni mim lemesi vesilesiyle bakınız 🙂

1.Ne sıklıkla kitap okursunuz?

benim bir planım programın yoktur. her şey de olduğu gibi bu durma ve moduma göre değişir  ama elime bir kitap almaya göreyim onu hemen bitirmek huyumdur. ben sabahlara kadar uyumadan iki hatta bir günde kitap  bitirdiğimi bilirim yemeyi unutacak kadar sevdiysem kitabı beni tutabilene aşk olsun 🙂

2.En sevdiğiniz yazarlar?

benim sevdiğim bir sürü yazar olabilir ama en aklımda kalanlar çocukluğumun ve her daim hayatımın fovorisi agatha christie , margaret mitchell rüzgar gibi geçtiden dolayı , jane austen tüm kitapları , elizabeth gasskell kuzey ve güney , emiliy bronte uğultulu tepeler, charlote bronte jane eyre , philippa gregory boleyn serisi , tolstoy , reşat nuri , judith mcnaughty, charles dickens   say say bitmez bu soru en iyisi burada kesmek 🙂

3.En beğendiğin kitaplar?

bu soruya cevap vermek çok zor iş azizim ama bir kaç örnek ile rüzgar gibi geçti , uğultulu tepeler, aşk ve gurur, jane eyre, kuzey ve güney , düşler krallığı , anna karenina ,çalıkuşu … böyle uzar gider bu soru

4.(Yerli/yabancı) hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersin?

öyle ayrımın yoktur yerli yabancı okurum ama yerli okuyorsam günümüz yazarlarını okumam genelde eski yazarlardır benim okuduklarım.

5.Bugüne kadar en beğendiğin kitap serisi?

seri olarak bir tek boleyn serisini okudum sanırım . devamlı kitaplara yönelmedim pek. bu serinin altı kitabını da pek sevdim .

6.Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsın?

romantik , polisiye , tarihi , gerilim aslında olay örgüsü yoğun ve heyecanlı kitapları seviyorum .

7.En son hangi kitabı okudun?

en son sergüzeşti okudum am o çok kısa bir kitaptı ondan önce sinekli bakkalı okudum.

8.Şu anda hangi kitabı okuyorsun?

jane eyre yi aldım ingilizcesinden okumaya çalışıyorum 🙂

9.Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi?

ben yeni yeni keşfettim çok güzel bloglar varmış . şimdi ahlanıyorum neler varmış da benim haberim yokmuş hep sinema blogu takip edersem böyle olur işte 🙂

10.KİTAP OKUMAK sizin için ne ifade ediyor?(cevabını en çok merak ettiğim soru)

ben kitap okuduğum zaman hayal dünyam yeni bir kapı açar zaten balık burcu olarak hayal gücü  konusunda sıkıntım yok . yepyeni dünyalara gider yeni deneyimleri yaşamış gibi olurum . kitabın içine girer sanki orda bir karakter olurum. beni mutlu eden . gerçeklikten kurtaran ,yepyeni ufuklar açana zengin bir  dünya kitap. sanki bir bahçeye açılmak gibi. uçsuz bucaksız bir yolculuk 🙂  yaşamadan deneyim edinip duygu geçişleri sağlayıp empati kurduran bir kılavuz kitap. eğlendiren , hüzünlendiren bir kılavuz. hayata başkasının gözlüklerinden bakmak gibi.

sıra geldi mim i yollamaya tekrar aramıza dönen mavi ‘ye gitsin çok okur biliyorum bir de şuan bu yazıyı okuyan tüm kitap severler mim lendiniz 🙂

Menekşe Gözler

Televizyonda denk geldim filme ve oturup herkse izlettim .  Bu blogu neden açtığımı yeniden anımsadım . İşte ille yazmalıyım dediğim için açmıştım blogu o an yazmak anlatmak istediğim şeyler için . Panlı programlı yazılar insanı değilim ben anlatmak istediğim de işte karşınızdayım .

Filmi  Sadri Alışık için izledim desem yerdir. onun o sesiyle şarkılar dinlemek . o bakışlarıyla üzüntülü efkarlı aşık adamı izlemek büyük zevk. Lakin Erol Büyükburç ve şarkılarını atmak gerekiyor filmden filmi sadece Sadri Alışık ın kısımlarından oluştursalar olurmuş. Erol büyükburç un şarkıları kadar kötü olan diskotek sahnesi hem saçma sapan bir müzik o saçma sapan müziğe hiç uymayan duygusal desen değil hareketli desen değil bir şarkı ve tuhaf tuhaf dans eden insanlar ha bir de bu tuhaf dans eden insanlara rağmen eğlenceli verilen şarkıda neymiş kız hep ağlarmış,  yeme bizi yeşilçam ve o sahnede ki figüranların diyalogları kız : ne biçim şarkı bu;  adam:  şarkıyı neyse de bu dans nedir.  Yani tam olarak böyle değilse de içimdekilere tercüman olmuştur. Sonra Fatma Girik in o absürt komedi unsuru olan oynama sahnesi var yoldan geçen taksiyi dur durup bizimle oynayın diyor adam da tamam ablacım diyerek inip oynamaya başlıyor . Çok mutlu olduklarını anlatmak için bu kadar atraksiyona gerek yoktu be 🙂 Ve  Rrol B… oynayamaması çok itici ya o kafasını sallayıp durması . İşte bunları bırakırsak geride Sadri Alışık oyunculuğunu döktürmüş ha bir de onun o uzatmalısı var o kadını  da çok sevdim .  Nasıl bir kadındır o öyle.

Annemin o uzatmalının sahnede şarkı söylerken hep aynı elbiseyi giyiyor bu tepkisi . Sonra kaza geçiren Fatma Girik ve Erol hastanededir. Sadri Alışık bu ikisini birlikte görür yıkılır babamın tepkisi  ‘’ işte şimdi adam ölsün diye dua ediyor’’  🙂 ailemle türk filmi izlemek ayrı komedi .

Yine  şarkıda ki gibi menekşe gözler de hiç vefa yokmuş hiç sefa yokmuş. Sadri Alışığın sesinden şarkılar seni söyler de olmazsa olmaz . bu film de bir tek şey var o da bir adamın karşılıksız fakat bir o kadar büyük sevgisi .

Ben bu adamı çok seviyorum ya . size bir video bırakıyorum ama ofsayt osman ın hakim bey sahnesi , ah müjgan ah ın müjgan paraya gitti sahnesi de favorilerimdendir bir de fakir halk çocuğunun hikayesini tıklayarak izleyebilirsiniz.

fakir halk çocuğunun hikayesinden  ne demiş james bond zenginsen dünya sanan aşık züğürtlere yakışır tahta kaşık yes alright .  seviyorum sadri alışığın bu tiplemelerinin mahalle jargonunu 🙂

şimdilik esen kalın efem 🙂

şarkılar seni söyler  

Benim Çocukluk Kahramanım

Seymssomething beni  burada mim lemiş.  konusu ise şu aşağıda ki sorular

Sevdiğiniz bir süper kahraman!

Neden?

şimdi bu mim ‘i yazıyorum ama onun da benim gibi mamaru yu seçmesi çok ilginç. benim de çocukluk kahramanım smokinli şövalyeydi.  şimdi ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma başka kahraman gelmiyor. ee ben  sailor moon fanatiği bir insanım . benden de başka bir şey beklenmezdi .

nedeni ne gelirsek  ilk olarak o yaşın verdiği zaaftan dolayı ona delicesine vurulmam ilk aşkımdır ne de olsa 🙂

sonra  her defasında çıkıp usagiyi beladan kurtarması , ki bu durumlarda usagi hep ona güvenebileceğini biliyordu. ne kadar rahatlatıcı bir şeydir her zaman güvenebileceğin birinini olduğunu bilmek.

sonra o gizemli havası siyah smokini maskesi ve kırmızı gülleriyle çok cool olması bir den havalı belirişi . beyaz giydiği halleri de hep aklımda moon light prince olmuştu ah ah 🙂 ay ışığı şövalyem benim .

ve kişilik olarak da hep bir numara olmuştur. süper kahramanım benim 🙂

gelelim mim i yollamaya  hikaruivy, egosantrik , serseri depresyon ,sessiz gemi  ve rosa haydi kolay gele 🙂

not : şu ikinci resim hala dolabımda asılıdır 😀

 

Siyah Beyaz Hayatlar – Siyah Beyaz Filmler

bu gün son zamanlar hep siyah beyaz filmler izlediğimi fark ederek neden bu izlediklerimi yazmıyorum dedim.  seviyorum eski yapımları  ve onların alt yazılı olması yani  dublajlı olmaması , eski havaları , kendine bağlayan bir gizemi var  benim için .

ilk filmimizden bahsetmeden önce bu filmlerin hemen hepsinde neden cary grant var anlamadım yani bilerek yapılmış bir seçim değil yoksa ben clark gable ı tercih ederim 🙂  nasıl farklı bir ülkenin filmlerini ilk izlemeye başladığımda hep aynı adamların filmlerine denk geliyorsam bu siyah beyaz filmlerde de hep carry grant a denk geldim . demek ki o zamanlar pek popülermiş 🙂

his girl friday ile başlayalım yani türkçesi cuma kızı olan bu film aslında frontpage adlı bir tiyatro oyunundan filme dönüştürülmüş. dakika başına en fazla repliğin geçtiği film olma özelliğini taşıyor karakterler asla susmuyor o denli çok konuşmanın olduğu bir film bu .  film 1940 yapımı 92 dk uzunluğunda.  film  büyük bir gazetenin editörü olan walter ın boşandığı karısı ona gelip yeniden evleneceğini , nişanlısı ile başka bir şehre gidip yarın nikah kıyacağını söyler. walter ise işi bırakacağını söyleyen kadının evlenmesini istemez çünkü en iyi gazetecilerinden birini kaybetmek istemez bu yüzden çeşitli dalavereler ile onu oyalamak ister. Hildy ise sakin bir hayat huzurlu bir aile hayatı istediğini söylese de gazetecilik damarlarında yer bulmuştur bundan o kadar kolay vazgeçebilecek gibi durmaz. film bir yandan politikacıları eleştirirken diğer yandan haber için cinayet dışında her şeyi mubah gören gazetecileri eleştiriyor üstelik bunu komedi dozunu düşürmeden ve hiç yavaşlamadan yapıyor . severek izleyeceğiniz bir film. eğlencesi  iyi , eleştirisi dozunda 🙂

suspicion yani şüphe yine bir carry grant filmi . bu filmde üç kağıtçı bir adamın parası için bir kadınla evlenmesini konu ediniyor ama kadın evlendikten sonra kocasının beş parasız , yalancı ve dolandırıcı olduğunu öğreniyor ama yine de onu sevdiğinden terk edemiyor ta ki bir gün onun para için kendisini öldürebileceğine ikna olana kadar bundan sonra da acaba nasıl yapacak diye kadının şüphelerine ortak oluyoruz . mesela ona süt götüren adam kesin içine zehir koymuştur falan diye hayal ediyoruz . peki film nasıl benim kanaatim sanki bir şey olacakmış gibi verip ama asla seyirciyi tatmin etmeyen filmlerden biri . genel anlamda kötü değil belki kadının her şeyi tek tek öğrenmesi falan izleniliyor ama tavsiye edebileceğim kadar da beğenemedim.

the paradine case  namı diğer paradine davası gregory peck in oyunculuğu ve senaryonun iyi olması üstelik çekim teknikleri beni yeterince tatmin etti. en çok da o kadının etrafında dönene kamera tekniğini sevdim çok hoş gizemli bir hava katmış.  peki konu nedir. çok ünlü bir avukat  kör kocasını zehirlediği iddiasıyla tutuklanan bir kadının davasını alır. başlarda bu dava onun için şan ve şöhret demek . ününe ün katmak. çok mutlu bir evliliği de vardır ama müvekkili öyle dişli bir kadındır ki adam ona aşık olur. karısı da dahil herkes de bu durumun farkındadır . bir taraftan kadının masumiyetini ispatlamaya çalışırken diğer taraftan kıskançlık krizlerine girer. üstelik karısını da idare etmek zorundadır. bunların hepsi yetmezmiş gibi bir de sevdiği kadının gerçekten katil olması ihtimali vardır ki bu da beynini kemiren en büyük düşüncelerdendir. bu karmaşıklığın arasında o araştırmasını yaparken biz de katil mi değil mi . nasıl . neden sorularına yöneliyoruz. filmi beğendim . bilhassa o dava sahnelerini ve zeki hakimi çok sevdim. itirazlara verdiği cevaplarla beni zekasına haran bıraktı üstelik hazır cevaplılığı da göz ardı edilemez. paradine davası başkaları tarafında ortalama bir film olabilir ama nedense benim gözümde çok ayrı bir yer edindi. en sevdiğim sahnelerden biri de  uşağın gece yarısı avukatın odasına girmesi ve ikili arasındaki diyaloglardı. gizemli olduğu kadar gotik bir havası da vardı bu sahnelerin . sevdim , beğendim .

notorious yani aşktan da üstün   bu film de yine carry grant ile baş başayız ama bu sefer çok farklı bir rolde bu adamı izlediğim karakterler genelde komik adamlardı . ilk izlediğim  arsenik kurbanları filmi biz de ahu dudu likörü  hali ile bu filmdeki soğuk ajan halleri hiç uyuşmuyor. bu bir ajan filmi desem yeridir sanırım. babası alman olan bir kadın babasının tutuklanmasından sonra polislerden nefret eder. çünkü babası ülkeye ihanetten hüküm giymiştir. bir gün yakışıklı bir adam karşısına çıkar ve ona yardım etmesini teklif eder. babasının dostlarının arasına sızıp onlar için bilgi toplayacaktır. kadın işi alır adamla kadın rio ya gider aşık olur ve görev belli olur. görev kadının bir adamı baştan çıkarmasına bağlıdır. ki bu tür filmlerde kadınların böyle kullanılmasına itirazım olsa da izledik . adam tercih yapacaktır ya sevdiği kadın yada görevi . kadın da tercih yapacaktır. işler böyle bir kaygan zemin üzerine inşa edilir. aşk sorgulanır. birileri kazanır birileri kaybeder ama bu aşk sorgulamaya girdiğinde bence zaten kaybetmiştir. neyse filmin sonu işleyişi hep benim düşüncemin aksine oldu. zaman farkı sanırım 🙂 izlemek isterseniz ortalama bir film diyeyim .

filmler bitti . ilk film dışındakilerin alfred hitchcock filmleri olduğunu da belirteyim . olur da şöyle siyah beyaz bir şeyler izlemek isterseniz buyurun buradan yakın 🙂 hoşça kalın efem 🙂

not  : bu filmlerdeki kadınlar ne kadar da güzel yarabbi ?

Bugün Aslında Dündü

Bu gün aslında dündü eski bir film oturup kız kardeşlerimle izlediğimiz çoğu yerinde gülümseten ara sıra kahkaha attıran nadide eski yapımlardan biri.

Filmi sevdim yani çok şey beklemeye de gerek yok. Karşınızda sizi eğlendirecek , sabun köpüğü tadında alışılmış bir Amerikan filmi var.  Ama bazı replikleri ile de hafızanıza kazınacak bir film.

Mesela ben filmde en çok şu repliği sevdim ‘’ peki ya yarın yoksa mesela bu gün yoktu ‘’

Kahramanımız bu repliği neden kuruyor peki . gelelim filmin konusuna . televizyonda çalışan ünlü bir sunucu ki kendisi hem egoist hem narsist katlanılması çok zor biri  her yıl küçük bir kasabaya bir dağ sıçanını haber yapmak için gidiyor. Efsaneye göre dağ sıçanı yuvasından çıkıp kendi gölgesini görürse kış altı hafta daha sürecektir.  Ben buradakini köstebek diye duyduğumu da anımsıyorum. Filmde dağ sıçanı demişler. Kabul ettik 😀 hava durumu sunucusu olunca kahramanımız böyle saçma bir adetten nefret etse de bu işi yapmak zorunda hiç istemeden yapımcısı ve kameramanıyla çıkıyor yola . ama ne oluyor her uyandığında aynı günü en baştan yaşıyor . her seferinde radyo da aynı müzik aynı gün bütün rutinler aynı. Başta bu duruma sinir oluyor . sonra eğlenmenin yolunu buluyor sonra çok sıkılıp ölümü deniyor. Bir sürü olay ve duygu değişiminden geçiyor. Bu sırada aşkı bulmaktan da geri kalmıyor sonunda da neyse sonunu olayların gelişimini size bırakıyorum.

Sevdiğim bir replik ise de şu adamımız barda oturmuş durumunda dert yanmaktadır. Her gün aynı yerde sıkışmış hep aynı şeyleri yapıp aynı günü yaşamaktan dert yanarken adamlardan biri aynı benim hayatım diyor . işte bunu çok sevdim aslında benim hayatım da çok farklı değil. Kahramanımız aynı günü yaşamaktan dert yanarken fark ettim ki bilmediği bir şey var ki onun bu lanetini biz her gün yaşıyoruz üstelik bunun farkında bile değiliz.

Üstelik o her gün hatalarını telafi etme şansı bulsa da günün sonunda yine başarısız oluyordu . biz ise o şansı bile bulamıyoruz . söylediğimiz tek bir kelime bütün fırsatları kaçırmamıza yetiyor. İşte bu kadar basit . Film çok basit görünse de aslında çok fazla dersi de içinde barındırıyor. İzlemenizi tavsiye ederim . ve her günün bir birinden çok farklı çok özel bir yaşam dileğimle şimdilik hoşça kalın efem 🙂