Çocukluğumuzun Oyunları …

Hep yazma isteği vaktim yokken geliyor . Bu ilham benle kafa buluyor. Nerden çıktı şimdi  winpohu çocukluk oyunlar diyeceksiniz.

Nerden çıktı ? Hayat bazen adil davranmıyor işte bu zamanlarda çocuk olmak istiyorum. Gizli kapaklı bir köşe de geçmişi anarak bir zamanlar daha mutlu olduğumu düşünerek belki de avunuyorum.

Şu sıralar en çok istediğim şeylerden biri yanıma yandaş bulup oyun oynamak . Artık kimse sokakta oynamıyor .Eskiden biz bütün gün dışarıdaydık .Eğlenmek için bilgisayara yada o tür oyunlara ihtiyacımız yoktu.Arkadaş bulmak yeterliydi.Evet nostalji insanı winpohu belki de HIMYM daki mezuniyet sendromu denen olay yüzünden çocukluğu hep iyi hatırlıyor.Güzel anılar parlarken kötü anılar unutuluyor.şimdi size bir kaç oyundan bahsetmek istiyorum .Yeni nesil öğrensin eski nesil hatırlasın .90 lar gibi değişik bir zamanda geçen çocukluğumuz nedeniyle sokak oyunları ile geçti tüm zamanımız .

Dokuz taş ,sek sek ,ip atlama,sıcak soğuk ,tilki tilki ,yağlı kayış (sıcak soğuk ile aynıydı galiba ) ,yakar top ,tek kale ,yağ satarım bal satarım ,kutu kutu pense ,misket ,gazoz kapağı toplama ^(evet böyle de bir oyun vardı  )saklambaç ,yerden yüksek ,ebelemece,kör ebe  daha niceleri ama aklıma gelmiyor .

Sizin oynadıklarınız hangileri ? İçinizdeki çocuk nefes alıyor mu ? Şimdi çıkıp yakar top oynamak istesem gelir misiniz ? Sizce ben çok mu saçmalıyorum ? Kaç yaşına geldim nedir bu anormallik ? Soru yağmuru bitsin mi ? Alper tunga öldü mü Issız acun kaldı mı ? Felek öcün aldı mı. Şimdi yürek yırtılır 🙂

Kendinize iyi bakın .Eğer sokakta oynayan bir grup çocuğa gıpta ediyorsanız sizden bendensiniz .Bu yüzden içinizdeki çocuğa da iyi bakın 🙂

sonradan aklıma geldi bunu da dinleyin bakalım 🙂

Konuşmasam taş olsam
Yine de oynar mısın benimle
Susulsam kusur olsam
Yine de oynar mısın benimle

LOVE SHUFFLE …EY AŞK …Yapma Be JOE

Şimdi bir sürü şey söylemek istiyorum aslında dün gece yatmadan bir ton şey geldi aklıma ama postu sabaha bırakınca unutum 🙂 .yazıya geçmeden önce söyleyeyim sevdim çok sevdim .ben jdrama izleyen biri değilimdir.bir elin parmağından az izlemişimdir heralde belki daha önce hiç jdramadan bile bahsetmedim.aramızda böyle bir durum olmasına rağmen bu dizi milat oldu benim için .neler kaçırıyormuşum meğerse ben.uzun zamandır dizi izlemiyordum.bad guy tecrübesinden sonra soğudum.ama love shuffle öyle met edildi ki zaten ben de japonya taraflarına eksen kayması yaşıyorum bari bir şans vereyim diye indirdim sonrasında pc de bekledi durdu elim varmadı açıkcası .oysa başlayınca bırakamadım.love shuffle bende gizli bir mağarada bir hazine bulmuş çocuğun hissettiklerini hissettirdi çünkü bu dizi saklı kalmış bir hazine .çok mu abartıyorum ne yapayım hem anlatmak istiyorum hem dilim dolaşıyor sevdiğim şeyleri anlatamıyorum 🙂

lafı çok uzattım gelelim diziye becerebilirsem anlatacağım ama siz chibiciğimin yazısı ve hikarumun yazısı bir göz atın 🙂 dizimiz de ne farklı  arkadaşımın da dediği gibi bir esas oğlan bir esas kız olur sonrasında onların kavuşmasına engel bir sürü şey olur ,yanlış anlamalar ,entrika ,kötüler falan olur biz de onlar kavuşsun diye bekler dururuz değil mi? yok işte bu dizide değil .zaten dizi bir kadın ve erkek bir araya geldiğinde ne olacağını tahmin bile edemezsin geyiği ile başlıyor.zaten olay kavuşunca biter klişesi de burda yok mutlu olmak için bir araya gelmek yeterli değildir kimi zaman bir arada olmak güllük gülüstanlık ve sorunsuz olmak bile yetmez.aşk böyle bir şey işte değişken ,heyecan arayan ,anlatamıyorum ama diziyi izleyen bilir bu dizi aşk’ın hikayesi aslında birilerini değil aşk ‘ı anlatıyor.başlarda kavuşmalr ,engeller değil başlı başına aşk ‘ı sorguluyor.neden duygularımız değişir , alışınca farklı mı olur ,başlı başına ilişkiler üzerine sorgulatan ama çoğu zaman güldüren ,gülümseten , özdeşleştiren ama asla dram duygusunu yaşatmadan hüzünlendiren hayat dair ,herkesin yaşadığı bir şeyleri bulabileceği bir yapım .misal ben usa -tan ‘ın işsizlik ve ekonomi ile ilgili kısımlarında kendimi ekranda can bulmuş hissettim 🙂

gelelim konuya maddi olarak iyi durumda olan dört komşu bir gün 28 kattaki dairelerine giderken asansörde mahsur kalır ve bu şekilde daha önce konuşmadıkları komşuları ile tanışmış olurlar .sonrasında muhabbete aşka gelir ve hepsinin sorunları olduğu ortaya çıkar.içlerinde psikatrist olan ortaya bir fikir atar .her kesin eşlerini değiştireceği bir aşk karmaşası böylece hem kendilerini tanıyacak hem başklarını tanıyacaklardır.eski sevgililerinin kıymetini anlayan onlara dönecek farklı bir şey arayan onu bulacak .herkes ne istediğini keşfedecektir.bu aşk keşfetme sürecinde oluşabilecek bir kaos ortamını yaratmak için güzel bir düzenektir.

gelelim karakterlere usa -tan kei benim favorilerimden biri .çoğu zaman o bizden gibi gördüm.nişanlısı evlenmekten vazgeçince hayatı kararan.sadece aşkını değil nişanlısının babası sayesinde sahip olduğu işini kaybetme korkusu ile yüz yüze kalan ,kendi deyimi ile ikinci sınıf vatandaş ,doğru bildiğinden şaşmayan ,her işe karışan ,mücadeleci ,bir işi yaparken ciddiye alan ve ışıl ışıl parlayan ,iyilik dolu ,kötü dünyayı görmeye bile katlanamayan ,kimse hakkında kötü düşünemeyen ,tara-chanlerin daimi üyesi ,yeri geldiğinde cesur davranan bir tavşan o 🙂

Ai Ai en sevdiğim kadın karakter o erkeksi kişiliğinin altında sakladığı sonsuz şefkat duygusu ,cesur ama çekingen yapısı,iyi niyeti ,esprili ve arkadaş canlısı havası ,güzel ,zeki ve güçlü duruşu ,kendi ayakları üzerinde duran hiç kimseye muhtaç olmayan ,karakterli ve kişilik sahibi on parmağında on marifet ,dört dil konuşabilen ai ai ‘yi pek bir sevdim .

ojiro ama ben bunu anlatamam ki sevdim sevdim falan der dururum .elemanı hana yori dango da izlemişim ama böyle dikkat çekici bir oyunculuğu olduğunu fark etmemişim iyi mi ?kendisi son derece iyi bir fotografçı o ne güzel resim çekiyor be keşkem beni de çekseydi 🙂 öyle gözükmese de aslında çok duygusal ve o neşeli her daim mutlu halini seviyordum.cool ,insanları hemen çözen bir yapısı var .ojiro için sevdim demekten öteye geçemiyorum yazık bana 🙂

doktorumuz en bilge kişi ,akıllı ,duygusal ,hassas ,duyarlı ,her daim bir bilgiçlik seziyorsunuz onda .ve o kafamı karıştıran yegane karakter evet dizi içinde aslında öyle değilmiş böyleymiş diyen bir sürü durum var ama en kararsız kaldığım kişi doktor oldu .

yukki çok şekerdi .tara -cahn olması ,kanki ye sonsuz sadakati ,gittiği her yeri kapatması ,sadece sevmek ve sevilmek isteyen o hali ,çok parası oması ve her daim yanında taşıdığı para çantası  ile o şirinlik abidesi kısaca kendisi kawai kawai dedirtiyor 🙂

mei gıcık olduğum hiç kimsenin aklı böyle karışık olamaz dediğim insan ne hissettiğini ne düşündüğünü anlamaz mı diye kızdığım dizi boyunca sinir olduğum ama sonunda onu da bağrıma bastığım ve kendisine hak verdiğim zamanlar olan,ailesinin her dediğini yaptığı zengin ama mütevazi bir kız olan değişik  bir karakter .

reiko ise sonradan sonradan kendini gösteren o da kendince haklı dediğim mutlu olmasını istediğim ,güzel ,alımlı,zengin  ve de zeki bir kadın .

ve son olarak gülümsediğin de çok tatlı olduğunu düşündüğüm 20 sine geldiğind eölümü düşünen doktorun hastası olan kızcağız .o suskun halleri ve davranışları beni deli etse de onu da sevdim .mutlu olsun diye bekledim .aslında çok da iyi işlenmeye tek karakter olduğunu düşünüyorum .biraz da iyi ilense olurmuş .

dizideki her oyuncu muhteşem bir iş çıkarmış hele usa -tan  gerçekmiş gibi hissettim sanki, oynamadı yaşadı 🙂 hakkını yemeyeyim diğerleri de inanılmazdı.

dizi boyunca güldüm ,çok eğlendim ,yapma be joe ,tara chans ,ve panda muhabbetti çok iyiydi.müzikler çok güzeldi ve cuk oturmuş.sadece iki şarkı vardı ama diziye yetmiş her sahnede bu müzikleri duymak çok güzel hissettirdi.tabi bir de her akşam koridorda toplanmalarını çok sevdim .

dizden bir kaç şey paylaşmak istiyorum birincisi usa -tan ın ”hayali olan  bir iş yok mu” repliği içime işledi .

ikincisi usa -tan ‘ın  şu repliği : ”Bu ülkenin nesi var? Bütün yüksek rütbeli bürokratlar özel sektörden emekli olduklarında yüksek miktarda maaş alıyorlar. Üstelik gençler iş bulamazken. Kötü ekonomi bunun için bir sebep olamaz. Kesintilerin, kurumsal küçülmelerin canı cehenneme.Yönetimdekiler beceriksiz, bu yüzden gençler cezalandırılıyor. Sözleşmelerle geçici personel alıyorlar, ama bu insanlar ne zaman gerçek işçi olabilir? Kendilerinin durumu yerinde ya sorun yok o zaman di mi?Her şey yolundaymış !!!Bana bir iş verin!Bana güvence verin!Bana bir hayal verin!Bana bir gelecek verin! ” ah aha bana da bana da 🙂

“Ortadan kaybolursam, yokluğumu hisseden birileri olsun istiyorum.Kalplerinde benden kalan bir boşluk olsun.Eğer öyleyse, bu o insanın gerçekten yaşadığının kanıtıdır.Kaç insan şu anda gerçekten yaşıyor?Bir sevgili ya da arkadaş olsun, önemli değil.Sadece bir kişi olsa bile önemli değil.Eğer ortadan yok olursam kalplerinde yokluğumdan geriye bir boşluk kalsın.Seni görmek istiyorum.Bir kez daha! Seni görmek istiyorum…”

aslında  söylenecek daha çok şey var aşk ile ilgili bir ton replik ama izleyin demekle yetiniyorum .kısa kesmek istemiyorum ama uzatırsam spoiler olacak her bişeyi anlatacağım .en iyisi siz bu diziye bir fırsat verin .

dizide hep düşündüğüm çiftlerin bir araya gelmesi de beni ayrı mutlu etti .onları yakıştırmıştım.kimyaları uydu 🙂

şarkıları paylaşmasam olmaz 🙂

As one

Come to see victory
In a land called fantasy

İstanbul Kazan Ben Çay Kaşığı GEZİYORUM …

Bu yazı bir tanıtım yazısı değil .bu yazı liseden dostlarımla geçirdiğim 22 nisan günün bende bıraktı o muhteşem hazzı iki kelime ile de olsa anlatma isteği ile bilgisayarın başına geçmemin ürünüdür.lise den arkadaşlarımla öyle sıkı bir dostluğumuz var ki sık sık görüşürüz .

çok eğlenceli zaman geçirdik bunu da paylaşmak istiyorum.ben avrupa yakasında oturuyorum o yüzden sanılan aksine istanbul da oturduğum için istanbuldaki her yeri bilmiyorum.bu yüzden asya yakasını keşfe çıkmak beni ayrı mutlu etti.

önce eminönünde bulup üsküdara geçtik sonra ordadan çengelköye .sabah buluştuğumuz için önce çınar altında güzel bir kahvaltı ettik ve sonrasında dolaşmalarımız sayesinde öğrendik ki her cafe isim bulamayan çınaraltı demiş.istanbulda ne çok çınar varmış 🙂 bu çınar başka ama kendisi 790 yaşında bir çınar 🙂

kahvaltıdan sonra hiç bir bilmediğimiz bir otobüse binip hiç bilmediğimiz bir yere gidelim dedik.aklımızda tokat köy vardı .beykoz ,orta çeşme ve de kanlıca ,beylerbeyi olmak üzere dolandık durduk .ayaklarıma kara sular indi ama eve gelene kadar bu yorgunluğu anlamadım .çok eğlenceliydi yürüyerek sokakları keşfetmek.vapur keyfi ayrı güzeldi.vapurda martılara simit atamadığımız için sahilde yaptık bu işi 🙂

bu yürüyüş sırasında tam 3 tane çekime tanık olduk birinde küçük sırların kötü kızını gördük ayşegüldü sanırım.yalıların önünde geçerken aklıma zile basıp tanrı misafiriyiz demek geldi ama kovulmayı göze alamadık :)bir yalıdan çıkan ortalama bir arabaya burun kıvırdık .hiç bu eve yakışıyor mu diye .sonrasında süper bir araba görüp iç geçirdik .o evlerde oturanlar insan mı dedik .onlar insansa biz neyiz dedik ve bizim insan ,halktan ve de candan olduğumuza karar verdik 🙂 okşinagrofi (yanlış d aolabilir ) adlı bir kelime görüp ne olduğuna karar veremedik sonrasında 320 im onun ingilizce okyanus kelimesinin türkçe uyarlaması olduğuna kanaat getirdi 🙂

inanılmaz bir otobüs maceramız oldu.otobüsteki 4 yaşlarında çocuk kankimi üç kelime ile tanımladı.önce sen bir şeysin dedi sonra cicisin ve son kelime beni yerlere yatırdı ama söyleyemem :)bol bol resim çekildik 23 nisan törenlerindeki gibi tek sıra halinde yürüdük .rüzgardan nasibimizi aldık ama sahilde o rüzgarı hissetmek gibi canlandırıcı bir şey olamaz .eskiyi yad ettik .yaşlandığımızı ama hala çocuk kaldığımızı fark ettim .çok eğlenceli,unutulmaz bir gün geçidrim.gülmekten çenem ağrıdı .böyle eğlenmek istiyorum.bir sürü planım var ama bir tanesi kankimle hiç bilmedğimz bir yere gidip istanbulu sokak sokak yürüyerek keşfetmek ne güzel yerler var canım şehrimde.istanbul gönlümün başkenti yanıma yandaş bulursam dolaşacağım her bir yerini 🙂

Hikaye Blogu Açtım Duyduk Duymadık Demeyin :)

evet hikayemi yeni bloga taşıdım artık yeni bölümleri oradan takip edebilirsiniz .bende bu fırsattan istifade edip geciktirmeden yazmış olacağım inş 🙂 winpohu\’ca hikayeler  yeni adresim bu ADI BİLE YOK bittikten sonra devam etmeyi düşünüyorum .burası benim arka bahçem gibi olacak 🙂

ayrıca winpohu\’ca tumblr güzel paylaşımlar yaptığım bir diğer mekan .akşamları sohbet için winpohu\’ca twitter ve eğer merak ediyorsanız sorular için winpohu\’ya sor  alanına beklerim.

kendinize iyi bakın esen kalın 🙂

NORTH & south …Cehennem Kar Beyazı

”I have seen HELL  and it is WHİTE  it is SNOW WHİTE … ”

“Look back, look back at me.” (John Thornton) 


biliyorum çoğu zaman bu blogun sadece uzak doğu ile ilgili olmadığını söylemişimdir ama yine de belirtmem gerekiyor sanırım.ingiliz dizilerini seviyorum,tarihi şeyleri eski dönem filmlerini ,dizilerini ,kitaplarını pek bir beğeniyorum.bizim hürrem gibi olmadığı sürece uyarlama tarihi senaryolar favorilerimdir.

yine tadı damağımızda kalacak kadar kısa bir ingiliz dizisi ile karşılaştım ve o kadar beğendim ki hemen yazmaya girişiyorum.north and south afişteki yazı karakterinden anlaşılacağa üzere çok farklı iki dünyayı ve bu dünyada yetiştikleri için çok farklı olan iki insanı anlatıyor.kuzey  yazı karakterleri gibi sert ,eğilmez ,keskin bir yapıya sahip ,güney ise naif ,eğimli ve yumuşak .neden mi çünkü endüstri devrimi ve zor çalışma koşulları ile durmadan çalışan insanların olduğu kuzeyde hoş görü beklenemez. john bu yüzden bu kadar sert ve acımasız .zorlukla karşılaşmış ,katılaşmış bir yapısı var.güney ise eski zenginliğinden ve yaşam stilinden pek bir şey kaybetmemiş ,rahat insanların tabi kuzeye kıyasla bulunduğu bir yer .bu yüzden margaret naif ,masum ve merhametli .

margaret ‘in peder olan babası güneyden tekstil kenti milton a taşınmaya karar verince tüm ailenin hayatı değişir.margaret kuzeyde hiç alışkın olmadığı bir ortama ayak uydurmaya çalışırken doğru ile yanlışı karıştıran ki herkesin bu durumda kafası karışır ,kendine tutunacak bir dal arıyan bir kızdır.kuzeyde fabrikada ağır şartlarda çalışan kadın ,erkek ,çoluk çocuk ,yoksulluk ,grevler ,fabrika sahipleri ile karşılaşan margarettin dost diye işçileri sçmesi fabrika sahibi john ile arasınında olan zıttlıkları daha da artırır.

john zor bir hayat yaşamış ve bu sebeple sert bir mizaca sahip ,margaret gibi iyilik düşünmektense gerçeği düşünmeyi yeğleyen ,mantıklı bir adam .çok farklı  yaşam koşulları olduğundan margaret ile john gece ile gündüz gibi.

margeretın babası john a ders vermeye başlıyor.john ‘un bir annesi var ki kadının o metanetli duruşu ,güçlü yapısı ,kendine güvenen hali ,işlerle olan ilgisi ,zekası beni etkiledi.john ‘un kız kardeşi ise gıcık mı gıcık bir karakter.

dizide aşk var hem de ne aşk ama gelelim neden bu kadar güzel olduğuna bir kere jane austen ın romanlarından farklı olarak Elizabeth Gaskell romanında dönemin bütün hatlarını ortaya koymuş .jane’in hayranı olarak çok beğensem de elizebeth  o sınırlı dünyanın yanında ekonomi ,sosyal hayat ,dini konular hayata dair unsurlar sizi o koşullarda yaşıyor izlenimi vererek hikayenin içine çekiyor.

daha ilk bölümde fabrikada uçuşan beyaz pamukları gördüğünde margerettın burayı cehenneme benzetmesi güneyin yeşil ,sıcak ve huzurlu havasından çok farklı soğuk kuzeyde nasıl zorlanacağının işareti.ve cehennem beyaz kar beyaz cümlesi bu dizide en sevdiğim replik oldu.bir diğeri de dön ve bana bak tabi ki 🙂

dizide bol bol kafa karışıklı da var .mesela john ve margeret ters düştüklerinde fikirlerini savunurken her ikisine de hak veriyorsunuz.grevler ,sendikalar,işçiler, patronlar ,kim haklı kim haksız derken fakirlik ve açlık ,ölüm ve kalım ,doğru ve yanlış ,inanılan fikirler ve zamanla empati kurularak değişen düşünceler.ben karman  çorman anlatsam da izleyenler anlayacaktır 🙂

bol bol resim eklemek istiyorum 🙂

diziden aklılda kalan bir kaç sahne ile devam edelim .akiracığım aşağıda ki sahne senin için 🙂

    “Look back, look back at me.” (John Thornton) 

“I came because … I think it very likely … I know I’ve never found myself in this position before … it’s difficult to find the words …” (John Thornton)

Thornton: I don’t want to possess you!  I wish to marry you because I love you!
Margaret: You shouldn’t!  Because I do not like you and never have!

“One minute we talk of the colour of fruit, the next of love.  How does that happen?” (John Thornton) 
“Oh there are others? … Of course.  You must have to disappoint so many men that offer you their heart.” (John Thornton)

“I know she does not care for me but I can’t remain silent.  I must ask her.” (John Thornton)

o bana bakmaz dedikçe nasıl üzüldüm ben sana john 🙂

Thornton: So you are going.  And never come back?
Margaret : I wish you well Mr Thornton.

“You’re coming home with me?”(John Thornton)  burada nasıl mutlu oldu sevindi  🙂

“I do know something of hardship  …” (John Thornton)

Margaret: You are mistaken – you don’t know anything about the south! 
Thornton: I think that I might say that you do not know the north. 

ve veda sahnesi orjinaline sadık kalmak için replikleri ingilizce yazdım .tavsiye ederim mutlaka izleyin ,sonra gelin uzun uzun konuşalım 🙂

Memories Of Murder – Sıradışı Bir Film

uzun zamandır güncelleme yapmıyorum gibi hissettim , anlatmak istediğim ne çok şey var aslında ama işte olmuyor.bu yüzden ille de bahsetmeliyim dediklerimden başlıyorum.bu aralar japon sinemasına doğru açılmak istiyordum. hep kore filmleri izlemiyorum zaten, tek taraflı olmak çok sıkıcı olur. amerikan yapımları ve  sevgili bcc yapımlarını da takip ediyorum. çok zevk de alıyorum.  nedense kore filmlerine fazla yer verdiğimden japon sinemasının güzellliklerine ulaşmak istiyordum. sırf bu yüzden neo benim için bir post bile hazırladı. tavsiyeler burda Japon Sinemasına Doğru Eksen Kayması , olaylar böyle gelişirken bir türlü fırsat bulamadım ve aslında kore dünyasında keşfetmediğim ne çok şey varmış. malum acuşşhiyi izledim eeee  won bin’ in başka filmi var mı derken ” mother ”ı izlemeye karar vermiş sonrasında yönetmenin bu filmini görüp en iyisi bunu izleyeyim diyerek gecenin bir yarısı oturdum başına .o kadar beğendim ki saat ikide bir yazı yazma isteği bile  duydum. şimdi ben neden bu kadar uzattım bu konuyu neden filmi anlatmıyorum bende bilmiyorum. belki de hem söyleyecek çok  şeyim olması hem de hiç bir şey söyleyememe durumu söz konusu. filmi anlatmaya geçmeden önce bu yönetmeni takibe aldığımı belirtirim.

Joon-ho Bong  yönetmenimiz bu, filmleri arasında Barking Dogs Never BiteThe Host  var.bir seri katil öyküsü ile başlıyoruz. 1980 lerde kore askeri cunta altındayken yaşanan seri cinayetleri anlatıyor . ben şimdi böyle dedim ya sizin aklınıza o amerikan filmleri geldi değil mi ? hani benimde çok sık izlediğim CSI tarzı filmler, deliller hemen toplanır, dedektifler çok zekidir,katil hep bir iz bırakır ,son teknoloji ile her şey çözülür falan filan . yok işte öyle değil sanki biraz da csı ile dalga bile geçmiş bir film. çünkü ne o son teknoloji ne de o her şeyi çözen dedektifler var. bir kere filmde bir sistem eleştirisi var ki gözünüze gözünüze sokuluyor ama rahatsız etmeden. hiç bir şeyi yapamayan polislerimiz testleri bile amerikaya yolluyorlar. bir yozlaşmadır almış başını gitmiş. burada türkiye den fark yok aslında bir çok ülkede böyle durumlar yaşanmıştır.

başlarda komedi ile başlayıp ,sonra gerilim ve dram ile değişen filmde siz nasıl oluyor da bu  duygulardan duygulara geçişi kavrayamıyorsunuz ben ona hayret ettim.film değişiyor kah güldürüyor kah üzüyor ,yeri geliyor sinirlendirip küfür ettiriyor yeri geliyor çaresizce umutsuzlandırıyor. ama siz bu değişimi fark edemiyorsunuz bunların hepsi tek filmde ve güzelce yedirilmiş.ne çok konuşuyorum dimi daha filmi anlatamadım bile 🙂 bir diğer başarısı da iki dedektifin film başında birbirinden zıt karakterlerinin filmin sonunda yer değiştirmesi ve o kadar başarılı bir şekilde kurgulanması ile bu değişen karakterleri haklı bir arka plana oturtması.

seoul dan gelen bir dedektif var .bu cinayetleri araştıran profesyonel,araştırmacı ,ciddi bir dedektif.diğer taraftan yerel polis  olan karakterimiz ise suçluları gözüne bakarak anlayacağını iddia eden  hatta şamana gidip katili bulmaya çalışan ,hamamda katil arayan ,dayakla insanlara  itiraf name imzalatıp onların katil olduğunu söyleyecek kadar vurdun duymaz biri.

beceriksiz dedektifimiz kadın cesedini bulur ve olay mahalini incelemeye alırlar.ama olay mahalli çoktan bozulmuştur,meralı kalabalık ,işleri öylesine yapan polisler aslında çok da gerçekçi  bir tablo çizmişler.sonrasında yeterli delil yok diye iki kişiyi kendi hazırladıkları delillerle suçlar ve zorla itiraf name imzalatırlar.tabi bu süreçte tekmeler ,tokatlar, yumruklar havada uçuşur ,işkencenin olduğu yine her şeyin berbat bir sistemden ibaret olduğu ,suçlu sistem diyen bir eleştiri ile karşı karşıya kalırsınız. seoul den gelen dedektifimiz delilerle bu insanların suçsuzluğunu ispatlar ama bu durum zaten katili bulduk diyen ,basına verip bu işten kurtulmak isteyenleri rahatsız eder.değişen şefle birlikte artık dava daha çok önemsenir ve bir dizi komediden sonra gerilim dolu bir katil kim sorusu ile baş başa kalıp gözlerinizi ekrana kitlersiniz.ki bu kısımda ben artık üçüncü şahsın katil olduğuna kesin gözüyle bakıp tam da rahatlamıştım ki film hey dur ,bu bildiğin senaryolardan değil, o kadar basit değil bu işler demeye getirip yine beni sorular alemine sürüklemeyi başardı.bu sorular içinde yüzerken diğer taraftan sayısını bile tutamadığım kadar kadın feci şekilde öldürülmüştü.katilimiz sadece kadınları öldüren bir sapık birde böyle gerçekçi bir film olunca insan gerim gerim gerilmeden edemiyor.

aslında çok şey anlatmak istiyorum ama spoilersız da anlatamam ki .demem o ki bu sıradan bir cinayet filmi değil.ve filmin final sahnesinde ki o ” sıradan bir adamdı ” repliği hala kafamı kurcalıyor.

nesini çok sevdim filmin seyirci ile dalga geçer gibi bitmesini .sağ gösterip sol vurmasını ,klişelerden arınıp ,nanik yapmasını ,asla bir amerikan filmi izliyorsunuz izlenimi vermeyen o senaryosunu ,her an değişen durumları ,başlarda ki karakterlerin sonunda tamamen kişiliklerinde meydana gelen zıtlık ve değişimi,katili ve ona yaklaşamayan ve de yaklaşmayı  umursamayan ,aslında katilin değil de cinayetin anıları olmasını ,iple oynadıkları beni çocukluğuma götüren sahneyi,gerçekçi yapısını,türklerde de kesin böyle olur dedirten benzerliklerini,hatta ve hatta işi baştan savan dedektiflerin işkence sahnelerini,katilin bir rahip olacağını düşünüp hemen yandaki manastırı araştıralım diyen ,katili bulmak için falcıya giden absürd karakterlerini,bambaşka yapısını ve en çok da katil sıradan bir insandı ,aslında katiller bile içimizden ve oldukça sıradan mesajını vermesini ,bir de ille de katilin de bunları yapması için bir neden vardır hadi çocukluğuna inelim demeyen ve de dedirtmeyen halini sevdim.sırada mother var kesin izlemeliyim.

Il Mare … iki satır … bir yalnızlık

aslında kore sinemasından çok film izlememe rağmen hala en önemli filmleri izlememiş olduğumun farkına vararak bu filmi izledim.böyle ender senaryoların sonradan çakması olduğunu öğrenince merak edip onları da izliyorum.bu yüzden göl evini indirmiştim ama ben daha izleyemeden bilgisayarım bozuldu.göl evini izleyemediğim için bir kıyaslama yazısı olmayacak.

ben orjinal senaryoları çok seviyorum .bu filmde bu yüzden ender bir yapım .evet sonu itibari ile değişik gelse de ki göl evinde bu son daha iyi diye duydum.o manzara , o güzelim ev bu filmlerde ki evler zaten beni kıskançlıktan çatlatacak ,o oyuncular ,dingin ama sıkmayan havası filmin diğer artıları.

ıl mare adı verilen evde yaşamış iki kişinin mektuplaşmaları ile başlıyor film.bayan oyuncu evden taşınmadan önce mektupları eline ulaşsın diye evde oturacak olan kişiye bir not yazar ve posta kutusuna atar.mektuplarını kendisine iletmesi için bir adres bırakmıştır.evde kalan adamla kız mektuplaşır ama işin ilginç yanı  bunlar farklı zamanlarda yaşamaktadırlar.birbirlerini hiç görmeden birbirlerine bağlanırlar.insan birini görmeden onu sevebilir mi*? belki  ne dersiniz ?bir başına yaşayan adamın tek başına bir şeyler yapması top falan oynaması o yalnızlığı içime işledi ki kız içinde aynı durum söz konusu o da yalnız  biri.

mektuplu filmleri izledikçe bende özlem duyuyorum .mektup almak bir başkaydı be .posta kutusuna gidip gelmelerini anlıyorum o yüzden 🙂

posta kutusu da çok güzel öyle işlemeli falan aynı cennetin postacısında ki gibi .adamlar özeniyor be .amerikan yapımında ki posta kutusunu gördüm de çok saçma olmuş ne kadar basit bir şey .daha filmi izlemeden eleştirmeye hazırım aha 🙂

başrolde ki erkek oyuncuya bittim.ben olsam onu hiç üzmezdim 🙂  bayan oyuncunun da o kadar filmini izledim ki artık bir şey söylemiyorum herkes en az bir filmini izlemiştir heralde 🙂 ve en sevdiğim kısım buluşma için birini 2 yıl beklemek bu nasıl bir şeydir .filmi sevdim ,değişik senaryosunu sevdim ,kısaca her şeyi sevdim.spoiler vermek istemiyorum ama bunu yapmadan da anlatamayacağım o yüzden siz gidin izleyin diyorum.